|
TANDOĞAN OKULU GÜNLÜĞÜ

Yıldırım
Beyazıt Meydanı’ndan döndüğümüzde adı
Yıldırım’la başlayan beş okulumuzu
geride bırakıyor Tandoğan İlköğretim’e
varıyoruz. Bilindiği gibi bazı isimler
bir diğerini çağrıştırırlar. Öyle yer
etmişlerdir akıllarda: Fatih,
Akşemseddin’i, Osman Gazi, Şeyh
Edebalı’yı, Hz. Musa, Firavun’u, Hz
İbrahim, Nemrut’u… Yıldırım da Timur’u
pek tabiî ki.
Peki, nereden bu Yıldırım bereketi?
derseniz 1402 Ankara Savaşından. Çubuk
Ovası’ndaki o çetin kapışmadan. Yıldırım
tarafını tuttuğumuzdan Timur’u
önemsememişiz. “Önünü kesmese
Yıldırım’a nasip olacaktı fetih-i mübîn.
Anadolu Hisarını da yaptırmıştı zaten. O
komuta edecekti Hz. peygamberin övdüğü
orduya. Hepsi şu aksak Timur yüzünden”
Öyle düşünmüşüzdür hep.
“Kaç Timur Okulu var derseniz buna
karşılık?” birini hatırlayabiliyorum
ben başkentte. Çankaya Timur İlköğretim
Okulu. Başka varsa da bilmiyorum. Sayı
itibariyle Yıldırım’la yarışamayacağı
muhakkak ama.
Konumuz Ankara Savaşı, Timur Yıldırım
kapışması değil tabi. Yıldırım hızıyla
geçemedik bu kadar Yıldırım tabelası
arasından o yüzden tarihin dikiz
aynasına bu kadar nazar ettik. Dönelim
okulumuza.

Tandoğan Okulu’nun bahçe kapısına
dayanıyoruz. Bize kapıyı açacak biri
gözükmüyor ortalarda. İnip kendimiz
görüyoruz kendi işimizi. Aracımızı park
ederken zil sesi duyuluyor. Bu sesle
birlikte de bahçe cıvıl cıvıl oluyor.
Açık kapıyı işaret ediyorum birine.
İkisi birden koşuşuyor kapıyı kapatmaya.
O hızla da yanıma dönüyorlar hemen. Dost
sayılırız ne de olsa bu ikisiyle artık
diğerlerine nazaran. “Arabanız
güzelmiş.” diyor birisi.
“Çizip etmeyin ha” demek geliyor ki
dilimin ucuna vazgeçiyorum hemen. Araba
boyadan yeni çıktı. “Eşeğin kulağına
kar suyu kaçırmayalım sonra” - söz
meclisten dışarı-. Burası Yenidoğan,
Çinçin, Hıdırlıktepe mevkii ne de olsa.
Havzanın sicili mâlum.
“Daha iyisi senin olur
inşallah” diyorum.
“Sağ ol” diyor o da.
“Haydi, işinize!” deyip
ayrılıyorum gruptan.
Okul iki bloktan oluşmakta. Bu taraf
birinci kademeye, karşı taraf altı,
yedi, sekizinci sınıflara ayrılmış
durumda. Üst geçit yapılmış iki bina
arasına. Günde birkaç kez bu geçidi
kullanmak zorunda iki tarafa dersi
olanlar. Yönetim karşıda. Bizim de
karşıya geçmemiz gerekecek. Basamaklara
yönelirken paralelimden yürüyen birisi;
—Şimdi öğretmenler sınıftan çıkacaklar
siz mi ders anlatacaksınız? diye
soruyor;
—Öyle olacak, diyorum. Öğretmen görsün
gözleri. İstemez misiniz yoksa? diye
soruyorum ben de.
—İsteriz öğretmenim, diyor soruyu soran.
Âlemin geçtiği yerden karşıya geçiyoruz.
Bu yakada bahçe daha geniş. Basket
potaları, futbol kaleleri var. Spor
salonu yok. Beden eğitimi dersleri
bahçede işleniyor çoğu okulumuz gibi.
Havanın güzel olduğu her gün beden
eğitimi öğretmenini bahçede görmek
mümkün bu yüzden.
Öğretmen okulu yılları geliyor gözümün
önüne. Basketbol, voleybol, atletizm
takımındaydım. Severek yapacağım bir
işti beden eğitim öğretmenliği.
Okullarımızdaki durumu gönünce iyi ki
düşünmedim diyorum. Allah kolaylık
versin diyebiliyorum ancak
öğretmenlerine de, öğrencilerine de,
idarecilerine de.
Nöbetçi öğretmen iki kız öğrenciye
bahçeye atılan boş, plastik su
şişelerini toplattırıyor. Kapıyı
kullanmadıklarından ceza olarak bir
nevi. Bahçe duvarı atlamaya müsait.
Erinmişler kapıyı dolanmaya belli ki.
Burada herkes iki çift söz edilsin
istiyor kendileriyle. Müfettiş, öğretmen
yabancı kim olursa olsun bu böyle.
Kapıya kadar refakat eden öğrencilerden
biri soruyor.
—Amca siz müfettişi misiniz?
—Benzemiyor muyuz?
—Ben de okulun yakışıklısı Baksanıza
saçlarıma. (Saçlar kabarık, jöleli.
Şekil verilmiş)
—İyi muhafaza et. Rakiplerin çıkabilir,
kaptırma aman.
—Tamam, ederim hocam.
Bu üçüncü gelişimiz buraya bu yıl. İlki
okulların açıldığı haftadaydı. Çeteler
bastı haberi yer almıştı gazetenin
Ankara ekinde. Onun için. İki polis
nöbetleşe görev yapıyorlar o günden
sonra. Okul polisi yaygın hâl aldı
günümüzde. Norm kadroya dâhil
edilecekler belki de yakında. Lisede
yöneticilik günlerimizi hatırlıyorum.
Güvenlik görevlisi, okul polisi,
disiplin kurulu başkanlığı “şahsı
manevimizde mündemiçtiler” hepsi de.
İkincisi rehberlik için, iki ay
öncesiydi. Çoğuyla tanışıyoruz
okuldakilerin. Her gelişte ayrı müdür
buluyoruz karşımızda. Beş ayda üçüncü
müdür bu. “Öztürk” soyadı
birilerini çağrıştırıyor. Öğretmen
okulundan arkadaşın amcaoğlu çıkıyor.
Telefonla görüştürüyor bizi 35 yıl
aradan sonra. Kimlerle görüşüyor, kim ne
durumda, hasta olan, ameliyat olan,
ölen, konu oralara kadar kayıyor ister
istemez. “Herkesin bir derdi var
durur içerisine.” Fazla da
uzatamıyoruz. Sürpriz oluyor bu görüş
teftiş öncesi bize.
Yeni müdürümüz Hıdırlıktepe’de 6 yıl
görev yapmış. Gönderseler yine de
gidecek gibi. Öylesine benimsemiş
kimsenin yanından geçmeye cesaret
edemediği bu semti. Bir yılı beş yıla
bedel deniliyor Hıdırlıktepe için. Onbeş
yıl aynı köyde görev yapana “ülkü
eri” sıfatı layık görülürdü bir
zamanlar. O sıfatı çoktan hak etmiş bu
duruma göre. Bu yıl programda bu
okulumuz da var. Göreceğiz ne derece
haklı olduklarını.
Kentsel dönüşüm mağduru, evi yurdu
olmayan, kanun kaçağı, sabıkalı, kim
varsa bu semte toplanmış sanki.
Sınıfların öğrenci dokusuna bakmak kâfi
bunu anlamak için.
Okuma yazma zayıf. Doğru anlamak için
doğru okumak gerek. Bir paragrafta on
yanlışı çıkandan, gel de doğru anlama,
doğru anlatım bekle sen.
Altındağ Devlet Tiyatrosu iki bina
aşağıda hemen. Burası Büyük Tiyatro,
Küçük Tiyatro ve Yeni Sahne’yle birlikte
başkentin en eski tiyatrosu. Geçen yıl
eğitimimizin sembol ismi H.Hüsnü
TEKIŞIK’ın hayatını konu alan “Efsane
öğretmen” oyununu seyretmiştim.
Okul, tiyatro yan yana. “Sen oradan
çık ben buradan, çatlasın düşmanımız.”
Semtin gelişimine katkı olsun diye
düşünülmüş ama yakın çevreden pek ilgi
yok. Bilet bulmak nispeten daha kolay
diğerlerine göre.
Tiyatro demişken bir bilmece size sözün
burasında;
***
“…”
yetiş imdadıma...!
Uyuyorum, uyandır beni,
Karanlıkta kayboldum,
Yol göster bana, ya da bir ışık yak,
Tembelim, utandır beni,
Yorgunum, kaldır beni,
İlgisizim, vur bana.
Aldırış etmiyorum, yok et bu halimi,
Korkuyorum, cesaret ver bana,
Cahilim, öğret bana.
Canavarım, insancıllaştır beni.
Yüksekten atıyorum, gülmekten öldür beni,
Edepsizim, alaşağı et beni,
Kafasızım, değiştir beni,
Yaramazım, cezalandır beni,
Baskın ve zalimim, savaş benimle.
Ukalayım, alay et benimle,
Avamım, eğit beni,
Suskunum, çöz beni,
Artık hayal kuramıyorum.
Bir korkak ya da budala gibi davran bana.
Unuttum, hafıza yükle bana.
Kendimi yaşlı ve tükenmiş hissediyorum.
Çocukluğu coştur benim için.
Ağrım var, müzik ver bana.
Üzgünüm, mutluluk getir bana.
Sağırım, fırtınada acılara çığlık attır.
Kışkırtıldım, bilgeliği göster bana.
Zayıfım, dostluğun ışığını yak.
Körüm, bütün ışıkları bir araya topla.
Çirkinliğin boyunduruğu altındayım,
Galebe güzelliğin gelmesini sağla,
Nefretli kuşatıldım,
Sevginin tüm gücünü ver bana.
***
“Kime bu çağrı, bu yakarış?” diye
sormuştuk bir öğretmen grubuna bunu.
“Öğretmene....” olmuştu cevap.
Cevap doğruydu.“Tiyatroydu” o
öğretmenin adı. Öğretmen olabilirdi
böyle bir tanımın karşılığı elbette. Ama
“27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü
Uluslararası Basın Bildirisiydi” bu
bir. Kepimizi önümüze koyup da
özeleştiride bulunalım şimdi de. Ne
kadar tanıdık, tanıştırdık bu öğretmeni?
Kendimize ve çevremize acaba?
***
Okul tiyatro yan yana ama o durumu
değiştirmeye yetmemiş. Beşinci sınıf
öğretmeni anlatıyor.
“Komşu Gültepe İlköğretim
Okulunda görev yapıyordum o sıra. Bir
gün Murat bana geldi. “Öğretmenim
Haydar’la aynı sınıfta olmak
istemiyorum. Sınıfımı ayırmanızı
istiyorum sizden” demişti. Murat
babasının işi olan nadir
öğrencilerimdendi. Haydar’ın ailesi ise
sabıkalı, Gültepe’nin belalısı
biliniyordu. Muratlar bahçede mangal
yakmışlar. Haydar pişmiş köfteleri
mangalıyla alıp yürütmüş. Yarım kalmış
mangal keyifleri. Annesi başka yemek
yapmış onlara. En çok kendi sınıfından
olmasına üzülüyormuş bunu yapanın. Bu
yüzden sınıfını ayırmak istiyormuş.
Haydar’ı konuşturdum. Arkadaşlarıyla
dolaşırken et kokusu gelmiş burunlarına.
Kokuyu takip edip mangala ulaşmışlar.
Grubun küçüğü olduğundan köfteleri alıp
gelmesi için bunu görevlendirmişler. O
da denileni tutmuş. Mangalın başına
varmış. Bakmış eli yanıyor mangalıda
alıp götürmüş, oturup yemişler bir
güzel. Muratlar’a ait olduğunu ise
sonradan öğrenmiş. Niyet mangal değil,
köftelermiş anlattığına göre.
Kıssa ibretlik. Kendi kaderine terk
edersen şayet, bu yaşta köfteyi
mangalıya götürür, yarın da deveyi
havuduyla… Ona şüphe yok.
“Kenar Mahalle” öyküsü aklıma
geldi sözün burasında da:
ABD deki profesörün birisi, sosyoloji
sınıfındaki öğrencilerini Baltimore
şehrinin kenar mahallelerine göndermiş
ve o bölgede yasayan 200 erkek çocuğunun
durumlarını araştırmalarını ve her bir
çocuğun geleceği hakkında bir
değerlendirme yapmalarını istemişti.
Öğrenciler hemen hepsi bu çocukların
gelecekte hiçbir şanslarının olmadığını
dile getirmişlerdi.
Bundan tam yirmi beş yıl sonra bir başka
sosyoloji profesörü tesadüfen bu
çalışmayı buldu ve öğrencilerinden bu
projeyi sürdürmelerini ve aynı çocuklara
ne olduğunu araştırmalarını istedi.
Öğrenciler, o bölgeden taşınan ya da
ölen 20 çocuk dışındaki 180 çocuktan
176´sinin olağanüstü bir başarı
gösterip, avukat, doktor ya da işadamı
olduklarını ortaya çıkardılar.
Profesör çok etkilenmişti ve bu konuyu
izlemeye karar verdi. Birer yetişkin
olan o çocukların hepsi o bölgede
yasadıkları için, her biriyle buluşma
sansı oldu. “O koşullarda nasıl bu
kadar başarılı oldunuz?” sorusuna
verdikleri cevap hep aynıydı:
“Mahalle okulunda bir öğretmenimiz
vardı. Onun sayesinde.”
Profesör, bu öğretmeni çok merak
etmişti. Hâla hayatta olduğunu öğrendiği
yaşlı öğretmenin izini bulması zor
olmadı. Kendisini ziyaret etmek için
evine kadar gitti. Karşısında yılların
yüzüne eklediği kırışıklıklara rağmen
hala dinç duran bir yaslı kadın buldu.
Merakla yaşlı kadına bu çocukları kenar
mahallelerden kurtarıp, başarılı birer
yetişkin olmalarını sağlamak için
kullandığı sihirli formülün ne olduğunu
sordu.
Yaşlı öğretmenin gözleri parladı ve
dudaklarının kenarında bir gülümseme
belirdi:
“Çok basit” dedi,
“Ben o çocukları çok sevdim.”
Eğer sen daha fazla sevgi istersen, daha
fazla sevgi ver!
Eğer daha fazla nezaket istersen, daha
fazla nezaket ver!
Eğer, daha fazla anlayış ve saygı
istiyorsan, daha fazla anlayış ve saygı
ver!
Eğer, sen insanların sana karşı daha
saygılı ve sabırlı olmasını istiyorsan,
daha fazla sabır ve saygı göster.
Yaşam, daima bizim ona verdiğimizi bize
geri verir. Sizin hayatınız bir
tesadüfler yumağı değil; yaptıklarınızın
aynasıdır.
Bir öğrencinize ilişkin, özellikle sesli
ifade ettiğiniz beklentileriniz mutlaka
gerçekleşir.
Beklediğiniz
şeyi elde edersiniz.
Unutmayın!
Öğrencilerinizin geleceğini
belirliyorsunuz!
Sözün özü;
mangal gibi yürek gerek bu şartlarda
öğretmenlik yapmaya, müdürlük yapmaya,
rehberlik uzmanı veya aile birliği üyesi
olmaya. Kutluyoruz bu yürekliliği
gösterenlerimizi yine de. Burada ve her
nerede bu rolü oynuyor, o rolün hakkını
veriyorlarsa da.
***
Öğretmen okulu son mezunlarının
emekliliği hak edişlerinin üzerinden on
yıl geçti. Kalanları bizler gibi
uzatmaları oynayanlar. Onlar da
görevlerinin tamamlayacak, bir devir
kapanacak böylece. Anılarda kalacak bir
altın kuşak. Teneffüs saati beşinci
sınıf öğretmenleriyle çay içiyoruz.
Rehberlik dolayısıyla tanışıyoruz
kendileriyle. Teftiş sırası ne zaman
gelir? onu bekliyor hepsi de bir büyük
heyecanla. “En heyecanlısı benim”
diyor birisi. Fazla heyecan kalbe zarar.
“Sizden başlayalım o zaman” diyor
birlikte sınıfa giriyoruz zille beraber.
Sınıf unutmamış bizi. Fen bilgisinden
“sindirim” konusu işleniyordu. Küme
sunumunu tamamlamış soruları
cevaplıyordu.
—Yediklerimiz neden kalın bağırsaktan
dışarı çıkar? diye sormuştu biri.
Cevap vermişti küme sözcüsü de:
—Seninki de soru mu len Ahmet şimdi.
Başka da nereden çıkacaktı ya?
Gülüşmüştük.
***
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni
üç araç değiştirip de geliyormuş.
Şartlar onu gerektiriyormuş.
“La kad ce eküm” le başlayan bir
ayet okuyor bir ara konuyu anlatırken;
“Duymuşsunuzdur belki” diyerek,
“Duydum, kanal D‘de okuyordu beyaz
sakallı biri” diyor öğrencinin
birisi.
Öğretmen ikinci soruyu yöneltiyor:
—Hz Ömer özel işi olduğunda devletin
mumunu söndürüyordu? Bu davranışı neye
işaret ediyor? Bunun da cevabını alıyor.
—Gösterişe…
Yeni kuşak, dürüstlüğü gösteriş
algılıyor demek ki bu zamanda Hz Ömer de
olsa bunun sahibi. Ne diyelim? Tabloyu
yaratanlar utansın.
***
Yetiştirici Sınıf Öğretimi Projesi bu
okulumuzda da var. 10–14 yaş arası okula
gidemeyenler belli bir süre eğitimden
geçirilip belli düzeye getirildikten
sonra uygun sınıflara kaydediliyorlar.
Maçka’lı Ahmet Bey üslenmiş bu işi.
Emeklilik sonrası meşguliyet olur, işe
yararım düşüncesiyle. Farklı okullardan
mezun isek de ortak paydalarımız çok.
Söz öğretmen okullarından açılsın yeter
ki.
Şu öğretmen okulu kuşağının tarih
olmasına dayanamıyorum doğrusu.
***
Öğlen arası gök gürültüsü gibi bir sesle
irkiliyoruz. Bir anne iki çocuğuyla
kapıya dayanmış durumda. Müdürü soruyor.
—Vekili olabiliriz kavga etmeyeceksen?
diyoruz.
—Evet, kavgaya geldim. İnek yazmışlar
çocuğun sırtına. Bu nasıl okul? diyor
uzaklaşıyor başka da bir şey demeden.
Ses koridorda yankılanıyor.
Bu nasıl okul…!
Bu nasıl okul…!
***
Binalar bu okulumuzda da caddeye paralel
konuşlandırılmış durumda. Bir alan bu
kadar daraltılabilir, bir bahçe bu kadar
öldürülebilir ancak. Ne olur şu bina
yeri için de müfettiş görüşü alınsa?
Neler inceletilmiyor ki? Sahipsiz ortada
kalmış nice işler. O da incelettirilsin.
Basit bir rapor, hepsi bu. Çocuklarımızı
güneş görmeyen, gürültüye açık, bahçe
ortasına oturtulmuş binalara mahkum
etmek mecburiyetindeymişiz gibi.
***
Sırada müzik öğretmeni var. Müzik
dersinin müzik odasında işlenmesi iyiye
işaret. Müzik odasını bulup kapıyı
vuruyoruz. Sınıf ayağa kalkıyor.
“Oturun, buyurun” diyoruz. Çoğu
öğrencinin önünde melodika göze
çarpmakta.
Çalabiliyorlar mı? Diye soruyoruz.
—Okul marşımızı dinletelim dilerseniz.
diyor dersin öğretmeni.
“Memnuniyetle” diyoruz biz de. Söz
Türkçe öğretmeninden, notalar da müzik
öğretmeninden. Yüzde yüz yerli bir
yapım;
Tandoğan,
Tandoğan İlköğretim okulu
Yolumuz Atatürk yolu. İlkelerin izindeyiz
Geleceğin büyükleriyiz. Aydınlık Türk genciyiz.
Türk’üz doğruyuz çalışkanız başarıdır amacımız
Çağdaş Türkiye misyonumuz hedefimize koşarız
Atatürkçü öğretmenimiz bizim tek destekçimiz
Eğitim aşkı ile kaplıdır sevgi dolu yüreğimiz.
Okul gecelerine yetişmiş sanatçı
getirmek moda oldu son zaman. Olması
gereken böylesi yerli yapımlar işte.
Okul, o zaman okul, eğitim de o zaman
eğitim işte. Hazırı tüketmenin adı
etkinlik oldu ne yazık ki hayli
zamandır. Çoğu okulumuzda koridorlar
hazır tablolarla dolu durumda. O okulda
duvara asılacak değerde resim yapan
öğretmen öğrenci çıkmazmış gibi. Hazırcı
millet olduk vesselam.
Türkü CD den,
Sporu TV’den.
Tabloyu da hazırdan kullan…
Adına da eğitim de sen.
Böylesi bir bizde herhalde?
Öğretmen okullularımızın midesi
kaldırmazdı bu gibi işleri bizim
bildiğimiz.
Cumhuriyetin kurucusu başöğretmeni de
buna işaret etmiş tam da;
Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat
yaşamanın yollarını aramayı alışkanlık
haline getirmiş milletler, evvela
haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve
daha sonra da istikballerini kaybetmeye
mahkûmdurlar. .
***
Biz org eşliğinde Tandoğan marşını
dinlerken eski bir piyano ilişiyor
gözümüze. Sessizce duruyor sınıfın bir
köşesinde. Cilalar dökük, tuşlar devre
dışı kalmış durumda. Kapağını kaldırıp
tuşlarına dokunuyoruz. “Tuşlar susmuş
ses vermiyor nedendir?” çoktan devre
dışı kaldığı anlaşılıyor. Ne nağmeler,
ne serenatların tanığıydı oysa kim
bilir? Dilleri olsa da konuşsa.

Cumhuriyetin ilk yıllarına tanıklık
etmiş okullarımızda bu tip piyanolara
rastlamak bugün de mümkün. Ulus’taki
okulun birinde Atatürk’ün hediye ettiği
böyle bir piyanonun akıbetini
soruşturmuştu bir meslektaşımız.
Tertiplerdir muhtemelen Tandoğan
Okulumuzdakiyle. Köy enstitülü, öğretmen
okullu nice öğretmeninin parmak izleri
vardır o tuşlarda? Ders bitimi eğitim
müzesine gönderilme vaktinin geldiği
hususunda hemfikir oluyoruz okul
müdürüyle bu tarihin tanığı piyanonun.
Okul marşının ardından bir parça daha
dinlettirmişti öğretmenimiz:
Şaşar Veysel iş bu hala
Gâh ağlaya gâhî güle
Yetişmek için menzile
Gidiyorum gündüz gece
Güzel final oluyor bize son gün. Bununla
da noktalıyoruz buradaki görevimizi.
Yarın başka kurumda olacağız kısmetse.
Yetişecek menziller var sırada.
Başkent Ankara’dan, Altındağ Tandoğan ilköğretimden
“eğitim benim de derdim” diyen
herkese, selam.

Osman
ERENALP
Ankara - 2011
Tel-Cep:
0 505 663 1620
_____________________________________________________________
BÖLÜM
TOPLAM OKUNMUŞTUR
|