|
ATA'YI ANMAK
10
Kasım 1938 Tarihi
ulu Önderimiz
Atatürk’ün ölüm
tarihi. O günden bu
güne her 10 Kasım’da
adeta bir yas havası
içerisinde anma
törenleri düzenlenir
ve Yüce Önderimiz,
bütün yönleriyle ele
alınır. Şiirler
okunur, ilke ve
inkılâplar yeniden
hatırlanır,
konuşmalar yapılır.
Bu törenlere
katılanlar
çoğunlukla bir
mecburiyeti yerine
getirirken sıkılır
ve bu törenin bir an
önce bitmesini içten
içe isterler. Hatta
bir kısmı organizede
görevlilerden
bazılarının
samimiyetine
dayanarak bu
törenlerin
sıkıcılığını dile
getirirler. Aslında
biraz da hak vermek
lazım. Zira her yıl
aynı şeyler tekrar
edilip durur.
Program hazırlamakla
sorumlu kurumlardaki
kişiler de aynı
şeyleri ısıtıp
ısıtıp sunarlar.
Kimse programın
özünü yönelik bir
ruh yakalama
çabasına girmez,
kimse Atatürk’ü
gerçek anlamda
tanımayı ve
tanıtmayı hedeflemez
kolay kolay.
Görevim gereği
yıllarca bu
programları
hazırladım ve
sundum. Saygı duruşu
ve İstiklal Marşı,
10 Kasım konuşması,
Atatürk’ten
vecizeler, yerli ve
yabancı basında
Atatürk, Atatürk’ün
kronolojik hayatı,
kendi sesinden 10.
Yıl nutku. Ve
kapanış. Yıllardır
aynı şeyler
tekrarlanıp durdu.
Gerek bu anma
programları
hazırlayıp sunan,
gerekse bir vatandaş
olarak farklı bir
şeylerin yapılması
ve bu programların
belli kalıpların
dışına çıkması
gereğini düşünmüş ve
dile getirmişimdir.
Bu yıl da bu
programlar
okullarımızda,
askeri
birliklerimizde ve
dış
temsilciliklerimizde
gene sunulacak.
Sanırım geçmiş
yıllardan farklı bir
şey olmayacak.
Bu güne kadar sahip
olduğum düşünceler
bu yıl biraz daha
farklılaştı. Her
sıkıştığımızda ve
iktidarlardan
şikâyetçi olduğumuz
zamanlarda “
ATATÜRK KAFAN
KALDIR” diyerek
isyan ve
çaresizliğimizi dile
getiririz. İşte bu
söylemle Ulu
Önder’in gerçek
anlamda büyük bir
kurtarıcı olduğunu
vurgularız.
Şahsım
bu güne kadar bu
imdat cümlesini
yılda 5-10 kez
söylüyorduysam şu an
günde belki 50 kez
söylüyorum. Çünkü
çaresizliğimizin
çaresi olarak sadece
O’nu görmeye
başladım. Çünkü bu
gün Gençliğe
Hitabe’de vurgulanan
bir çok olumsuz
durum vuku
bulmuştur. En
azından altını
çizerek belirtmek
istiyorum ki;
"İKTİDARA SAHİP
OLANLAR, GAFLET,
DALALET VE HATTA
HIYANET İÇİNDE
BULUNABİLİRLER.
HATTA BU İKTİDAR
SAHİPLERİ, ŞAHSİ
MENFAATLERİNİ
MÜSTEVLİLERİN SİYASİ
EMELLERİYLE TEVHİD
EDEBİLİRLER.”
Cümlesinin açılımı
yapılırsa şu an
itibarıyla
Atatürk’ün o çok
güvendiği ve
Cumhuriyeti emanet
ettiği gençlik,
görevini ifa etme
mecburiyetindedir.
Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’ni yıkmaya
çalışanların meclis
çatısı altında bile
bile
onurlandırıldıklarını
görmek tüm
Cumhuriyet
sevdalılarını
kahretmektedir. (Bu
cümlem gençliği
mevcut iktidara
karşı kışkırtma
anlamında
yorumlanmamalı) Zira
meclis tablomuza
bakıldığında bırakın
gafleti, dalaleti;
yüce meclis maalesef
vatan hainlerinin
yer aldığı ve
diledikleri gibi at
koşturdukları bir
arena haline
gelmiştir. Yani
hıyanetle birlikte
tam bir düşmanlık ve
bölücülük amacı
içinde olan birçok
temsilci,
düşmanlıklarını ve
kirli emellerini
açık açık ve
Kahraman Türk
gençliğinin
gözlerinin içine
baka baka deklere
etmektedirler. İşte
bu bağlamada, bu 10
Kasım’da Atatürk’ü
daha iyi tanımak
zorunda olduğumuzu
hatırlattı. Bu 10
Kasım’da Atatürk’e
daha çok ihtiyacımız
olduğunu
hissedeceğiz.
Hani Türk analar
nice Mustafa
Kemaller doğururdu?
Hani Mustafa
Kemaller tükenmezdi?
Yazık… Vallahi
yazık… Kurtuluş
Savaşı yıllarına
bakıyorum da içim
sızlıyor. O asil
kahramanların vermiş
oldukları mücadeleyi
düşünüyorum da
yanıyorum için için.
Düştüğümüz hal beni
ürkütüyor adeta.
Karamsarlığa
kapılıyorum.
“VARSIN DAYASIN
VATANIN BAĞRINA
DÜŞMAN HANÇERİNİ,
BULUNUR ELBET
KURTARACAK BAHTI
KARA MADERİNİ”
diyecek kahraman mı
kalmadı?
Seni bu güne kadar
ölüm yıl
dönümlerinde yad
ediyorduk Aziz Atam.
Bu gün seni
gözlerimiz yaşlı,
gönlümüz kırık,
gururumuz incinmiş,
emanetine sahip ve
canımızı o yolda
feda etmeye hazır
bir ruhla seni
minnet ve tazimle
anıyoruz. Ruhun şad
olsun.
Kaldır başını Yüce
ATAM, kaldır başını.
Sana her zamankinden
çok daha fazla
ihtiyacımız var. Hem
de her zamankinden
daha fazla
ihtiyacımız var
sana.
Seni çooooooook çok
seviyor ve
özlüyoruz.
Sen rahat uyu demek
geliyor içimden ama
biliyorum ki rahat
değilsin.
Ruhun şad olsun AZİZ
ATAM.
Bahattin Kızılkaya
http://www.edebiyatdefteri.com/index.asp?istek=tum_yazilar&k=detay&yazi_id=31163
ATATÜRK'ÜN SON
YILLARI VE ÖLÜMÜ
Atatürk'ün ilk
hastalık belirtisi
1937 yılında ortaya
çıktı. 1938 yılı
başlarında Yalova'da
bulunduğu sırada,
ciddî olarak
hastalandı. Buradaki
tedavi olumlu sonuç
verdi. Fakat tamamen
iyileşmeden
Ankara'ya yaptığı
yorucu yolculuk,
hastalığının
artmasına sebep
oldu.
Bu
tarihlerde Hatay
sorununun gündemde
olması da onu
yormaktaydı. Hasta
olmasına rağmen,
Mersin ve Adana'ya
geziye çıktı. Kızgın
güneş altında askerî
birliklerimizi
teftiş edip tatbikat
yaptıran Atatürk,
çok yorgun düştü.
Ülkü edindiği millî
dava uğruna kendi
sağlığını hiçe
saydı. Güney
seyahati
hastalığının
artmasına sebep
oldu. 26 Mayıs'ta
Ankara'ya döndükten
sonra tedavi ve
istirahat için
İstanbul'a gitti.
Doktorlar
tarafından, siroz
hastalığı teşhisi
kondu. Deniz havası
iyi geldiği için,
Savarona Yatı'nda
bir süre dinlendi.
Bu durumda bile ülke
sorunlarıyla
ilgilenmeye devam
etti. İstanbul'a
gelen Romanya kralı
ile görüştü.
Bakanlar Kurulu
toplantısına
başkanlık etti. 4
Temmuz 1938'de Hatay
Antlaşması'nın
yürürlüğe girmesi
Atatürk'ü çok
sevindirip moralini
düzeltti.
Temmuz sonlarına
kadar Savarona'da
kalan Atatürk'ün
hastalığı
ağırlaşınca
Dolmabahçe Sarayı'na
nakledildi. Fakat
hastalığı durmadan
ilerliyordu. O'nun
hastalığını duyan
Türk halkı,
sağlığıyla ilgili
haberleri heyecanla
takip ediyor, bütün
kalbiyle
iyileşmesini
diliyordu.
Hastalığının
ciddiyetini
kavrayarak 5 Eylül
1938'de
vasiyetini
yazıp servetinin
büyük bir kısmını
Türk Tarih ve Türk
Dil kurumlarına
bağışladı.
Ekim
ayı ortalarında
durumu düzelir gibi
oldu. Fakat, çok
arzuladığı hâlde,
Ankara'ya gelip
cumhuriyetin on
beşinci yıl dönümü
törenlerine
katılamadı. 29 Ekim
1938'de kahraman
Türk Ordusu'na
yolladığı mesaj,
Başbakan Celâl Bayar
tarafından okundu.
"Zaferleri ve mazisi
insanlık tarihi ile
başlayan, her zaman
zaferlerle beraber
medeniyet nurlarını
taşıyan kahraman
Türk ordusu!" sözü
ile Türk Ordusu'nun
önemini
belirtmiştir. Yine
aynı mesajda "Türk
vatanının ve
Türk'lük camiasının
şan ve şerefini,
dahilî ve harici her
türlü tehlikelere
karşı korumaktan
ibaret olan
vazifeni, her an
ifaya hazır ve amade
olduğuna benim ve
büyük ulusumuzun tam
bir inan ve
itimadımız vardır"
diyerek Türk
Ordusu'na olan
güvenini
belirtmiştir.
Atatürk 1 Kasım
1938'de Türkiye
Büyük Millet
Meclisi'nin açılış
töreninde de
bulunamadı.
Hazırladığı açılış
nutkunu Başbakan
Celâl Bayar okudu.
Atatürk bu nutkunda
ülkenin imarı,
sağlık hizmetleri ve
ekonomi
konularındaki
faaliyetleri
açıkladı. Bundan
başka eğitim ve
kültür konularına da
temas edip gençliğin
millî şuurlu ve
modern kültürlü
olarak yetişmesi
için İstanbul
Üniversitesi'nin
geliştirilmesi,
Ankara
Üniversitesi'nin
tamamlanması ve Van
Gölü civarında bir
üniversitenin
kurulması için
çalışmaların
yapıldığını
belirtti. Türk Tarih
ve Türk Dil
kurumlarının
çalışmalarından
duyduğu memnuniyeti
açıkladı. Ayrıca
Türk gençliğinin
kültürde olduğu gibi
spor sahasında da
idealine
ulaştırılması için
Beden Terbiyesi
Kanunu'nun
uygulamaya
konulmasından
duyduğu memnuniyeti
belirtti. Atatürk,
ölümüne kadar
memleket
meselelerinden bir
an olsun uzak
kalmamıştı.
Atatürk'ün
hastalığı tekrar
şiddetlendi. 8
Kasımda sağlığıyla
ilgili raporlar
yayımlanmaya
başlandı. Bütün
memleketi tekrar
derin bir üzüntü
kapladı. Her Türk'ün
kalbi onun
kurtulması dileğiyle
çarpıyordu. Ancak,
kurtarılması için
gösterilen çabalar
sonuç vermedi ve
korkulan oldu.
Dolmabahçe
Sarayı'nda 10 Kasım
1938 sabahı saat
dokuzu beş geçe,
insan için değişmez
kanun, hükmünü
uyguladı. Mustafa
Kemal Atatürk
aramızdan ayrıldı.
Bu kara haberle,
yalnız Türk milleti
değil, bütün dünya
yasa büründü. Büyük,
küçük bütün
devletler onun
cenaze töreninde
bulunmak üzere
temsilciler
göndererek, Türkiye
Cumhuriyeti'nin
kurucusuna karşı
duydukları derin
saygıyı belirten
mesajlar
gönderdiler.
16
Kasım günü
Atatürk'ün tabutu,
Dolmabahçe
Sarayı'nın büyük
tören salonunda
katafalka konuldu.
Üç gün üç gece, gözü
yaşlı bir insan seli
ulu önderine karşı
duyduğu saygı,
minnet ve
bağlılığını ifade
etti.
Cenaze namazı 19
Kasım günü Prof.
Şerafettin Yaltkaya
tarafından
kıldırıldı. On iki
generalin omzunda
sarayın dış kapısına
çıkarılan tabut, top
arabasına konularak,
İstanbul halkının
gözyaşları arasında
Gülhane Parkı'na
götürüldü. Buradan
bir torpido ile
Yavuz zırhlısına
nakledildi. Büyük
Ada açıklarına
kadar, donanmamız ve
törene katılmak için
gelmiş olan yabancı
gemilerin eşlik
ettiği Yavuz
zırhlısı
cenazeyiİzmit'e
getirdi. Burada
Yavuz zırhlısından
alınan cenaze, özel
bir trene kondu.
Atalarına son saygı
görevlerini yapmak
üzere toplanan
halkın kalbinde
derin bir üzüntü
bırakarak Ankara'ya
getirilmek üzere
hareket edildi.
Atatürk'ün vefatı
üzerine
cumhurbaşkanı
seçilen İsmet İnönü,
Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanı,
bakanlar,
Genelkurmay Başkam,
milletvekilleri ile
ordu ve devlet ileri
gelenleri tarafından
karşılanan cenaze,
Türkiye Büyük Mîllet
Meclisi önünde
hazırlanan katafalka
kondu. Ankara halkı
da onun cenazesi
önünden saygıyla
geçerek son görevini
yaptı. 21 Kasım 1938
Pazartesi günü,
sivil ve askerî
yöneticiler ile
yabancı devlet
temsilcilerinin
hazır bulunduğu ve
on binlerce insanın
katıldığı büyük bir
tören yapıldı. Daha
sonra Atatürk'ün
tabutu katafalkta
alınarak. Etnografya
Müzesinde hazırlanan
geçici kabre kondu.
Türk milleti daha
sonra, bu büyük
insana lâyık, Ankara
Rasattepe'de bir
Anıtkabir yaptırdı.
10 Kasım 1953'te
Etnografya
Müzesinden alınan
Atatürk'ün naaşı
Anıtkabir'e
getirildi. Burada
yurdun her ilinden
getirilmiş olan
vatan topraklan ile
hazırlanan ebedî
istirahatgâhına
yerleştirildi.
http://www.meb.gov.tr/belirligunler/10kasim/yazilar/son_yillari.htm
ANITKABİR YERLEŞİM

1. İstiklal Kulesi
2. Hürriyet Kulesi
3. Kadın Heykel
Grubu
4. Erkek Heykel
Grubu
5. Aslanlı Yol
6. Tören Meydanı
7. Mehmetçik Kulesi
8. Anıtkabir
Kitaplığı
9. Zafer Kulesi
10. İsmet İnönü
Lahti
11. Barış Kulesi
12. 23 Nisan Kulesi
13. Bayrak Direği ve
Bayrak
14. Mîsâk-ı Millî
Kulesi
15. Atatürk ve
Kurtuluş Savaşı
Müzesi
16. İnkılâp Kulesi
17. Cumhuriyet
Kulesi
18. Atatürk Özel
Kitaplığı
19. Müdafaa-i Hukuk
Kulesi
20. Sakarya Meydan
Muharebesi
Kabartması
21. Başkomutan
Meydan Muharebesi
Kabartması
22. Mozole
23. Şeref Holü
24. Mezar Odası
25. ATATÜRK'ün Lahdi
26. Aslan Heykel
Grubu
27. Müze Komutanlık
Karargahı
28. Anıtkabir
Komutanlık Karargahı
29. Dinlenme Salonu
30. Konferans Salonu
31. Hitabet Kürsüsü
32. Barış Parkı
Alıntı Kaynağı:
http://www.tsk.mil.tr/anitkabir/anitkabiryerlesim.html
Mustafa Kemâl
Atatürk 1881
SELANİK-1938
İSTANBUL...
Mustafa
Kemâl Atatürk 1881
yılında Selânik’te
Kocakasım Mahallesi,
Islâhhâne
Caddesi’ndeki üç
katlı pembe evde
doğdu.
Babası bir gümrük
memuru olan Ali Rıza
Efendi, annesi
Zübeyde Hanım’dır.
Baba tarafından
dedesi Hafız Ahmet
Efendi XIV-XV.
yüzyıllarda Konya ve
Aydın’dan
Makedonya’ya
yerleştirilmiş
Kocacık
Yörüklerindendir.
Annesi Zübeyde Hanım
ise Selânik
yakınlarındaki
Langaza kasabasına
yerleşmiş eski bir
Türk ailesinin
kızıdır. Milis
subaylığı, evkaf
kâtipliği ve kereste
ticareti yapan Ali
Rıza Efendi, 1871
yılında Zübeyde
Hanım’la evlendi.
Atatürk’ün beş
kardeşinden dördü
küçük yaşlarda öldü
sadece Makbule
(Atadan) 1956 yılına
değin yaşadı.
Eğitimi
Küçük Mustafa
öğrenim çağına
gelince Hafız Mehmet
Efendi’nin mahalle
mektebinde öğrenime
başladı, sonra
babasının isteğiyle
Şemsi Efendi
Mektebi’ne geçti.
Ancak Mustafa Kemâl
babasını çok küçük
yaşlarda kaybetti
(1888). Bu nedenle
okuldan ayrılmak
zorunda kaldı.
Mustafa ve annesi
dayıları ile
birlikte yaşamak
üzere taşraya Rapla
Çiftliği’ne
gittiler. Onu annesi
büyüttü. Mustafa
çiftlikte çalışmaya
başlamış, ancak
annesi okula
gitmemesi nedeniyle
endişelenmeye
başlamıştı. Sonunda,
annesinin
Selânik’teki kız
kardeşi ile birlikte
yaşamalarına karar
verildi. Böylece
Mustafa Selânik’e
dönüp okulunu
bitirdi. Selânik
Mülkiye Rüştiyesi’ne
kaydoldu. Kısa bir
süre sonra 1893
yılında Askeri
Rüştiye’ye girdi. Bu
okuldaki Matematik
öğretmeni Mustafa
Bey adına "Kemâl" i
ilave etti. Askeri
Rüştiyeyi 1895
yılında bitirdikten
sonra, Mustafa Kemâl
Manastırdaki Askeri
İdadiye girdi. 1899
yılında Manastır
Askeri İdâdi’sini
bitirip, 3 Mart
1899’da İstanbul’da
Harbiye’nin hazırık
sınıfına kaydoldu.
1902 yılında teğmen
rütbesiyle mezun
oldu. Harp
Akademisi’ne devam
etti. 11 Ocak
1905’te kurmay
yüzbaşı rütbesiyle
Akademi’yi
tamamladı.
Askerî görevleri
1905-1907 yılları
arasında Şam’da 5.
Ordu emrinde görev
yaptı. Arkadaşları
ile Şam’da "Vatan ve
Hürriyet" adında bir
dernek kurdu.
1907’de Kolağası
(Kıdemli Yüzbaşı)
oldu. Manastır’a III.
Ordu’ya atandı. 19
Nisan 1909’da
İstanbul’a giren
Hareket Ordusu’nda
Kurmay Başkanı
olarak görev aldı.
1910 yılında
Fransa’ya
gönderildi. Picardie
Manevraları’na
katıldı. 1911
yılında İstanbul’da
Genel Kurmay
Başkanlığı emrinde
çalışmaya başladı.
1911 yılında
İtalyanların
Trablusgarp’a hücumu
ile başlayan
savaşta, Mustafa
Kemâl kendi
isteğiyle bir grup
arkadaşıyla birlikte
Trablus’a gitti;
Tobruk ve Derne
savunmalarında görev
aldı. Mustafa Kemâl
henüz Libya’da iken
Balkan Savaşı
başladı. Mustafa
Kemâl Gelibolu ve
Bolayır’daki
birliklerle savaşa
katıldı. Dimetoka ve
Edirne’nin geri
alınışında büyük
hizmetleri görüldü.
Balkan Savaşında
(1912-1914) başarılı
bir kumandan olarak
hizmet verdi. Balkan
Savaşı sonunda,
Mustafa Kemâl
Sofya’ya askeri
ataşe olarak
atanmıştır. 22
Aralık 1911’de
İtalyanlara karşı
Tobruk Savaşını
kazandı. 6 Mart
1912’de Derne
Komutanlığına
getirildi.
1913 yılında Sofya
Ateşemiliterliğine
atandı. Bu görevde
iken 1914 yılında
yarbaylığa yükseldi.
Ateşemiliterlik
görevi Ocak 1915’te
sona erdi. Bu sırada
Birinci Dünya Savaşı
başlamış ve Osmanlı
İmparatorluğu savaşa
girmek zorunda
kalmıştı. Mustafa
Kemâl 19. Tümeni
kurmak üzere
Tekirdağ’da
görevlendirildi.
18 Mart 1915’te
Çanakkale Boğazını
geçmeye kalkan
İngiliz ve Fransız
donanması ağır
kayıplar verince
Gelibolu
Yarımadası’na asker
çıkarmaya karar
verdiler. 25 Nisan
1915’te Arıburnu’na
çıkan düşman
kuvvetlerini,
Mustafa Kemâl’in
komuta ettiği 19.
Tümen Conkbayırı’nda
durdurdu. Mustafa
Kemâl, bu başarı
üzerine albaylığa
yükseldi. İngilizler
6-7 Ağustos 1915’te
Arıburnu’nda tekrar
taarruza geçti. 8
Ağustos 1915
tarihinde
Anafartalar Grup
Kumandanlığına
getirildi. Birinci
Dünya Savaşı
esnasında,
Anafartalar’daki
Türk kuvvetlerine
kritik bir zamanda
kumanda etti. Bu
sırada Çanakkale
Boğazı’na çıkarma
yapılmış ve Mustafa
Kemâl bu durumu
kişisel gayretiyle
kurtarmıştır. Savaş
esnasında, Mustafa
Kemâl’in kalbinin
üzerine bir şarapnel
parçası isabet
etmiş, ancak göğüs
cebinde bulunan
saati onun hayatını
kurtarmıştır.
Mustafa Kemâl
Çanakkale’de bir
kahramanlık destanı
yazıp İtilâf
Devletlerine
"Çanakkale
geçilmez!" dedirtti.
Anafartalar Grubu
Komutanı Mustafa
Kemâl 9-10
Ağustos’ta
Anafartalar Zaferini
kazandı. Bu zaferi
17 Ağustos’ta
Kireçtepe, 21
Ağustos’ta II.
Anafartalar
zaferleri takip
etti. Çanakkale
Savaşlarında
yaklaşık 253.000
şehit veren Türk
ulusu onurunu İtilâf
Devletlerine karşı
korumasını
bilmiştir. Mustafa
Kemâl’in askerlerine
verdiği "Ben size
taarruzu
emretmiyorum, ölmeyi
emrediyorum!" emri
cephenin kaderini
değiştirmiştir.
Mustafa Kemâl
Çanakkale
Savaşları’dan sonra
1916’da Edirne ve
Diyarbakır’da görev
aldı. 1 Nisan
1916’da
tümgeneralliğe
yükseldi. Rus
kuvvetleriyle
savaşarak Muş ve
Bitlis’in geri
alınmasını sağladı.
Daha sonra
Kafkaslarda ve
Suriye’de hizmet
etti. Şam ve
Halep’teki kısa
süreli görevlerinden
sonra 1917’de
İstanbul’a geldi.
Veliaht Vahdettin
Efendi’yle
Almanya’ya giderek
cephede
incelemelerde
bulundu. Bu
seyahatten sonra
hastalandı. Viyana
ve Karisbad’a
giderek tedavi oldu.
15 Ağustos 1918’de
Halep’e 7. Ordu
Komutanı olarak
döndü. Bu cephede
İngiliz kuvvetlerine
karşı başarılı
savunmalar yaptı.
Mondros
Mütarekesi’nin
imzalanmasından bir
gün sonra, 31 Ekim
1918’de Suriye’de
bulunan Yıldırım
Orduları Grubu
Komutanlığına
getirildi. Bu
ordunun kaldırılması
üzerine 13 Kasım
1918’de İstanbul’a
dönüp Harbiye
Nezâreti’nde
(Bakanlığında)
göreve başladı.
Mondros
Mütarekesi’nden
sonra İtilâf
Devletleri’nin
Osmanlı ordularını
işgâle başlamaları
üzerine Mustafa
Kemâl 9. Ordu
Müfettişi olarak 19
Mayıs 1919’da
Samsun’a çıktı. 22
Haziran 1919’da
Amasya’da
yayımladığı
genelgeyle "Milletin
istiklâlini yine
milletin azim ve
kararının
kurtaracağını" ilân
edip Sivas
Kongresi’ni
toplantıya çağırdı.
23 Temmuz -7 Ağustos
1919 tarihleri
arasında Erzurum, 4
- 11 Eylül 1919
tarihleri arasında
da Sivas Kongresi’ni
toplayarak vatanın
kurtuluşu için
izlenecek yolun
belirlenmesini
sağladı. 27 Aralık
1919’da Ankara’da
heyecanla
karşılandı. 23 Nisan
1920’de Türkiye
Büyük Millet
Meclisi’nin
açılmasıyla Türkiye
Cumhuriyeti’nin
kurulması yolunda
önemli bir adım
atılmış oldu. Meclis
ve Hükümet
Başkanlığına Mustafa
Kemâl seçildi
Türkiye Büyük Millet
Meclisi, Kurtuluş
Savaşı’nın başarıyla
sonuçlanması için
gerekli yasaları
kabûl edip
uygulamaya başladı.
Türk Kurtuluş Savaşı
15 Mayıs 1919’da
Yunanlıların İzmir’i
işgâli sırasında
düşmana ilk kurşunun
atılmasıyla başladı.
10 Ağustos 1920
tarihinde Sevr
antlaşması’nı
imzalayarak
aralarında Osmanlı
İmparatorluğu’nu
paylaşan Birinci
Dünya Savaşı’nın
galip devletlerine
karşı önce Kuvâ-yi
Milliye adı verilen
milis kuvvetleriyle
savaşıldı. Daha
sonra Türkiye Büyük
Millet Meclisi
düzenli orduyu
kurdu, Kuvâyi
Milliye ile ordu
bütünleşmesini
sağlayarak savaşı
zaferle
sonuçlandırdı.
Mustafa Kemâl
yönetimindeki Türk
Kurtuluş Savaşının
önemli aşamaları
şunlardır:
Sarıkamış (20 Eylül
1920), Kars (30 Ekim
1920) ve Gümrü’nün
(7 Kasım 1920)
kurtarılışı.
Çukurova, Gaziantep,
Kahramanmaraş,
Şanlıurfa
savunmaları (1919-
1921) I. İnönü
Zaferi (6 -10 Ocak
1921) II. İnönü
Zaferi (23 Mart-1
Nisan 1921) Sakarya
Zaferi (23
Ağustos-13 Eylül
1921) Büyük Taarruz,
Başkomutan Meydan
Muhaberesi ve Büyük
Zafer (26 Ağustos 9
Eylül 1922)
Gazi unvanının
verilmesi
Sakarya Zaferinden
sonra 19 Eylül
1921’de Türkiye
Büyük Millet Meclisi
Mustafa Kemâl’e
Mareşal rütbesi ve
Gazi unvanını verdi.
Kurtuluş Savaşı, 24
Temmuz 1923’te
imzalanan Lozan
Antlaşması’yla
sonuçlandı. Böylece
Sevr Antlaşması’yla
paramparça edilen,
Türklere 5-6 il
büyüklüğünde vatan
bırakılan Türkiye
toprakları üzerinde
ulusal birliğe
dayalı yeni Türk
devletinin kurulması
için hiçbir engel
kalmadı.
23 Nisan 1920’de
Ankara’da TBMM’nin
açılmasıyla Türkiye
Cumhuriyeti’nin
kuruluşu
müjdelenmiştir.
Meclisin Türk
Kurtuluş Savaşı’nı
başarıyla yönetmesi,
yeni Türk devletinin
kuruluşunu
hızlandırdı. 1 Kasım
1922’de hilâfet ve
saltanat birbirinden
ayrıldı, saltanat
kaldırıldı. Böylece
Osmanlı
İmparatorluğu’yla
yönetim bağları
koparıldı. 13 Ekim
1923’te Cumhuriyet
idaresi kabul
edildi, Atatürk
oybirliğiyle ilk
cumhurbaşkanı
seçildi. 30 Ekim
1923 günü İsmet
İnönü tarafından
Cumhuriyet’in ilk
hükümeti kuruldu.
Atatürk Türkiye’yi
"Çağdaş uygarlık
düzeyine çıkarmak"
amacıyla bir dizi
devrim yaptı.
Atatürk soyadının
verilmesi
Soyadı Kanunu
gereğince, 24 Kasım
1934’de TBMM’nce
Mustafa Kemâl’e
"Atatürk" soyadı
verildi.
Atatürk, 24 Nisan
1920 ve 13 Ağustos
1923 tarihlerinde
TBMM Başkanlığına
seçildi. Bu
başkanlık görevi,
Devlet Başkanlığı ve
Başbakanlık
yetkileriyle
donatılmıştı. 29
Ekim 1923’te
Cumhuriyet ilân
edildi ve Atatürk
ilk cumhurbaşkanı
seçildi. Anayasa
gereğince dört yılda
bir cumhurbaşkanlığı
seçimleri yenilendi.
1927, 1931, 1935
yıllarında TBMM
Atatürk’ü yeniden
cumhurbaşkanlığına
seçti.
Atatürk sık sık yurt
gezilerine çıkarak
devlet çalışmalarını
yerinde denetledi.
İlgililere aksayan
yönlerle ilgili
emirler verdi.
Cumhurbaşkanı
sıfatıyla Türkiye’yi
ziyaret eden yabancı
ülke devlet
başkanlarını,
başbakanlarını,
bakanlarını
komutanlarını
ağırladı.
Nutuk
15-20 Ekim 1927
tarihinde Kurtuluş
Savaşı’nı ve
Cumhuriyet’in
kuruluşunu anlatan
büyük nutkunu, 29
Ekim 1933 tarihinde
de 10. Yıl Nutku’nu
okudu.
Atatürk’ün özel
yaşamı
Atatürk özel
yaşamında sadelik
içinde yaşadı. 29
Ocak 1923’de Latife
Hanımla evlendi.
Birçok yurt gezisine
birlikte çıktılar.
Bu evlilik 5 Ağustos
1925 tarihine dek
sürdü. Çocukları çok
seven Atatürk Afet
(İnan), Sabiha
(Gökçen), Fikriye,
Ülkü, Nebile,
Rukiye, Zehra adlı
kızları ve Mustafa
adlı çobanı manevî
evlat edindi.
Abdurrahim ve İhsan
adlı çocukları
himayesine aldı.
Onlara iyi bir
gelecek hazırladı.
1937 yılında
çiftliklerini
hazineye, bir kısım
taşınmazlarını da
Ankara ve Bursa
Belediyelerine
bağışladı.
Mirasından
kızkardeşine, manevî
evlâtlarına, Türk
Dil ve Tarih
Kurumlarına pay
ayırdı. Kitap
okumayı, müzik
dinlemeyi, dans
etmeyi, ata binmeyi
ve yüzmeyi çok
severdi. Zeybek
oyunlarına, güreşe,
Rumeli türkülerine
aşırı ilgisi vardı.
Tavla ve bilardo
oynamaktan büyük
keyif alırdı.
Sakarya adlı atıyla,
köpeği Fox’a çok
değer verirdi.
Zengin bir kitaplık
oluşturmuştu. Akşam
yemeklerine devlet
ve bilim adamlarını,
sanatçıları davet
eder, ülkenin
sorunlarını
tartışırdı. Temiz ve
düzenli giyinmeye
özen gösterirdi.
Doğayı çok severdi.
Sık sık Atatürk
Orman Çiftliği’ne
gider, çalışmalara
bizzat katılırdı.
Atatürk Fransızca ve
Almanca biliyordu.
Atatürk’ün ölümü
Atatürk ülke
içerisinde sık sık
seyahat etmiştir.
Gemlik ve Bursa
gezileri esnasında
soğuk almıştı.
Tedavi olmak ve
dinlenmek üzere
İstanbul’a geri
döndü. Ama, ne yazık
ki çok ciddi bir
şekilde
hastalanmıştı. 10
Kasım 1938 tarihinde
saat 9.05’te
yakalandığı siroz
hastalığından
kurtulamayarak
İstanbul’da
Dolmabahçe
Sarayı’nda hayata
gözlerini yumdu ama
insanlarının gözünde
ölümsüzlük kazandı
ve onların
kalplerinde yerini
aldı. Cenazesi 21
Kasım 1938 günü
törenle geçici
olarak Ankara
Etnografya
Müzesi’nde toprağa
verildi. Anıtkabir
yapıldıktan sonra
nâşı görkemli bir
törenle 10 Kasım
1953 günü ebedî
istirahatgâhına
defnedildi.
TÜRK GENÇLİĞİNE
BIRAKTIĞIM EMANET
Saygıdeğer
Efendiler, sizi
günlerce işgal eden
uzun ve teferruatlı
nutkum, nihayet
geçmişe karışmış bir
devrin hikâyesidir.
Bunda milletim için
ve gelecekteki
evlâtlarımız için
dikkat ve uyanıklık
sağlayabilecek bazı
noktaları
belirtebilmiş isem
kendimi bahtiyar
sayacağım.
Efendiler, bu
nutkumla, millî
varlığı sona ermiş
sayılan büyük bir
milletin,
istiklâlini nasıl
kazandığını, ilim ve
tekniğin en son
esaslarına dayanan
millî ve çağdaş bir
devleti nasıl
kurduğunu anlatmaya
çalıştım.
Bugün ulaştığımız
sonuç, asırlardan
beri çekilen millî
felâketlerin
yarattığı
uyanıklığın eseri ve
bu aziz vatanın her
köşesini sulayan
kanların bedelidir.
Bu sonucu, 'Türk
gençliğine emanet
ediyorum".
"Ey Türk gençliği!
Birinci vazifen,
Türk istiklâlini,
Türk Cumhuriyeti'ni,
ilelebet muhafaza ve
müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve
istikbalinin yegâne
temeli budur. Bu
temel, senin en
kıymetli hazinendir.
İstikbalde dahi,
seni bu hazineden
mahrum etmek
isteyecek dahilî ve
harici bedhahların
olacaktır. Bir gün,
istiklâl ve
Cumhuriyet'i müdafaa
mecburiyetine
düşersen, vazifeye
atılmak için, içinde
bulunacağın
vaziyetin imkân ve
şerâitini
düşünmeyeceksin! Bu
imkân ve şerâit, çok
namüsait bir
mahiyette tezahür
edebilir. İstiklâl
ve Cumhuriyetine
kastedecek
düşmanlar, bütün
dünyada emsali
görülmemiş bir
galibiyetin
mümessili
olabilirler. Cebren
ve hile ile aziz
vatanın bütün
kaleleri zaptedilmiş,
bütün tersanelerine
girilmiş, bütün
orduları dağıtılmış
ve memleketin her
köşesi bilfiil işgal
edilmiş olabilir.
Bütün bu şerâitten
daha elîm ve daha
vahim olmak üzere,
memleketin
dahilinde, iktidara
sahip olanlar gaflet
ve dalâlet ve hattâ
hıyanet içinde
bulunabilirler.
Hattâ bu iktidar
sahipleri, şahsî
menfaatlerini,
müstevlîlerin siyasi
emelleriyle tevhid
edebilirler. Millet,
fakr ü zaruret
içinde harap ve
bîtap düşmüş
olabilir.
Ey Türk istikbalinin
evlâdı! İşte, bu
ahval ve şerâit
içinde dahi vazifen,
Türk istiklâl ve
Cumhuriyetini
kurtarmaktır! Muhtaç
olduğun kudret,
damarlarındaki asil
kanda mevcuttur!
Ne Mutlu Türk'üm
Diyene!"
MUSTAFA KEMAL'İ
DÜŞÜNÜYORUM
Mustafa Kemal'i
düşünüyorum;
Yeleleri alevden al
bir ata binmiş
Aşıyor yüce dağları,
engin denizleri,
Altın saçları
dalgalanıyor
rüzgârda,
Işıl ışıl yanıyor
mavi gözleri...
Mustafa Kemal'i
düşünüyorum;
Yanmış, yıkılmış
savaş meydanlarında
Destanlar yaratıyor
cihanın görmediği
Arkasından dağ dağ
ordular geliyor
Her askeri Mustafa
Kemal gibi.
Mustafa Kemal'i
düşünüyorum;
Gelmiş geçmiş
kahramanlara bedel
Hükmediyor uçsuz
bucaksız göklere.
Al bir ata binmiş
yalın kılıç
Koşuyorlar zaferden
zafere...
Mustafa Kemal'i
düşünüyorum;
Ölmemiş bir Kasım
sabahı!
Yine bizimle beraber
her yerde.
Yaşıyor dört
köşesinde vatanın
Yaşıyor damar damar
yüreklerde.
Mustafa Kemal'i
düşünüyorum:
Altın saçları
dalgalanıyor
rüzgârda,
Mavi gözleri ışıl
ışıl görüyorum.
Uykularıma giriyor
her gece.
Elllerinden
öpüyorum.
Ü.Yaşar OĞUZCAN
10 Kasım Türküsü
Atatürk! Anıtkabir
devrimlerini söyler
Bozkır ovalarına,
Erciyes'e, Ağrı'ya
Ulusun egemen
olduğunu
Özgür olduğunu
Haykıracağım
haykıracağım işte
Senin sustuğunca!
Yolunda yürüyeceğim
Atatürk;
Ana baba oğul kız
Dere tepe bucak köy
Yeryüzü
yaşamalarımla değil
Oralarda, senin
gittiğince!
Atatürk, taşıyacağım
Çanakkale'de,
Sakarya'da,
Çankaya'da, al al
Senin taşıdığını;
Yurdun gök ülküsü
Dalgalanırken
Senin bayrağını
yücelteceğim.
Senin çıktığınca.
Fazıl Hüsnü
Dağlarca
Ağlayalım Atatürk'e
Ağlayalım Atatürk'e
Bütün dünya kan
ağladı
Süleyman olmuştu
mülke
Geldi ecel, can
ağladı
Doğu batı cenup
şimal
Aman tanrı bu nasıl
hal
Atatürk'e erdi zeval
Memur mebusan ağladı
Atatürk'ün eserleri
Söyleyecek bundan
geri
Bütün dünyanın her
yeri
Ah çekti, vatan
ağladı
Fabrikalar icat etti
Atalığın ispat etti
Varlığın Türke
terketti
Döndü çarh devran
ağladı
Bu ne kuvvet, bu ne
kudret
Var idi bunda bir
hikmet
Bütün Türkler
İnön'İsmet
Gözlerimiz kan
ağladı
Tren hattı
tayyareler
Tükler giydi hep
kareler
Semerkantla
Buharalar
İşitti her yan
ağladı
Siz sağ olun Türk
gençleri
Çalışanlar kalmaz
geri
Mareşalin askerleri
Ordular tümen ağladı
Zannetme ağlayan
gülmez
Aslan yatağı boş
kalmaz
Yalnız gidenler
gelmez
Her gelen insan
ağladı
Uzatma Veysel bu
sözü
Dayanmaz herkesin
özü
Koruyalım yurdumuzu
Dost değil, düşman
ağladı
Aşık Veysel
Gidiyor
Gidiyor, rastgelemez
bir daha tarih eşine
Gidiyor, on yedi
milyon kişi takmış
peşine
Gidiyor, sonsuz olan
kudreti sığmaz akla
Gidiyor, göğsünü
çepeçevre saran
bayrakla
Gidiyor, izleri
üstün birikmiş
yaşlar
Gidiyor, yerde
kılıçlarla eğilmiş
başlar
Gidiyor, harbin o en
korkulu aslan yelesi
Gidiyor, sulhun
ufuklarda yanan
meş’alesi
Yine bir devr
açacakmış gibi en
başta O var
Hıçkıran seste O
var, sessiz akan
yaşta O var
Siliyor ruhunun
ulviliği fani etini
Çiziyor ufka batan
bir güneşin
heybetini
Büyüyor, gökten inip
toprağa yaklaştıkça
Büyüyor gitgide
gözlerden
uzaklaştıkça
Orhan Seyfi Orhon
On Kasım'larda
Yürümek
Atatürk'üm işte 10
Kasım yine
Dalgalanır ağaçlarla
oğullar
Dalgalanır oğullarla
nineler
Dalgalanır ninelerle
genç kızlar
Özlemin ta yüreğime
işlemiş
Seni bulmak, seni
görmek için ben
Bütün toprakaltıyla
barışacağım
Ereceğim sana usta,
barışta, başarıda
Öyle
Güçlüsün ki
Güçleneceğim
Öyle yücesin ki,
yüceleceğim
Düşüne düşüne seni
kocaman kocaman
Dağlara, dağlara
karışacağım
Ozan mıyım, ordu
muyum, su muyum
anlaşılmaz
Çağlar upuzun allığı
yüreğimde ülkünün
Sanki bayrak bir
kalemdir, sanki
gökler bir kağıt
Sanki ellerim gece
Sanki ellerim gündüz
Yazacağım seni daha,
bir daha
Ben senin ölümünle
yarışacağım
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Atatürk'e Ağıt
Edirne'den Ardahan'a
kadar
Bir toprak uzanır
Boz kanatlı
üveyikler üstünde
uçar
Ardahan'dan
Edirne'ye
Edirne'den Ardahan'a
kadar
Kopdağı'nda akar bir
çeşme var
Serçe parmak
kalınlığında suyu
Haram etmiş gece
gündüz uykuyu
Akar da akar
Samsun'un evleri
denize bakar
Sokakları yosun
içinde
Çaparlar, takalar,
manavlar
Bilyalar gibi suyun
yüzünde
Bir iner bir kalkar
İstanbul'da bir yâr
sevdim
İnsanı günaha sokar
Savaştepe
köprüsünden geçen
tirenler
Sel olur İzmir'e
akar
İzmir'in denizi kız,
kızı deniz
Sokakları hem kız
hem deniz kokar
Güneyde mis kokulu
bir ağaç
Yuvarlak yaprakları
ince
Yaz gelip de güneş
vurunca
Dallarından bal akar
Bu toprak bizim
yurdumuzdur
Deli gönül yücesine
çıkar
Bir üveyik olur uçar
gider
Ardahan'da Edirne'ye
Edirne'den Ardahan'a
kadar
Cahit Kulebi
*********
Atatürk
Kronolojisini
İndirmek ve okumak
için
Tıklayınız...
*********
Anıtkabir’i Sanal
Ortamda
İçerisindeymiş Gibi
Gezmek İster
Misiniz?
TIKLAYINIZ...
"Anamur'un ve
Anamurluların
Buluşma Adresi ve
Gerçek Sesi..."
ANAMUR'UN SESİ
|