|
24
Kasım öğretmenler gününde bir mektup
24 Kasım öğretmenler günü nedeniyle,
kutlamalar, törenler ve toplantılar
yapılıyor. Böyle önemli bir gün için bir
şeyler yazmamak olmazdı. Ama mail adresime
gelen bir yazı ve ekindeki mektup her
şeyden daha önemli geldi. Bu mektubu aynı
şekilde kullanmak ve size de ulaştırmak
istedim. İşte bir emekli öğretmenimizin
mektubu ve düşünceleri.
24/11/2009 tarihinde www.anamurunsesi.com
yazdı.
___________________________________
24
Kasım öğretmenler gününde bir mektup
24 Kasım öğretmenler günü nedeniyle,
kutlamalar, törenler ve toplantılar
yapılıyor. Böyle önemli bir gün için bir
şeyler yazmamak olmazdı. Ama mail adresime
gelen bir yazı ve ekindeki mektup her
şeyden daha önemli geldi. Bu mektubu aynı
şekilde kullanmak ve size de ulaştırmak
istedim. İşte bir emekli öğretmenimizin
mektubu ve düşünceleri.
“Sayın Cengiz
Önal Bey,
29 Ekim 2009 günü akşam fener alayından
döndüm. Facebook'tan birisi kızıma ulaşıp
beni bulmak isteyip yalvarıyormuş. Kızım
bana yönlendirdi. Arayan benim öğrencim
olduğunu söylüyordu. 28 yıl önce
Şırnak-Silopi'den bir öğrencimdi.
Anlattıklarından öğrencim olduğuna emin
oldum. Yaşadığımız şeyleri hiç unutmadan
anlatıyordu. Beni bulunca ölmüş annesine
kavuşmuş gibi sevindiğini söylüyordu. O
gece anlattıkları beni çok ağlattı. Hem
öğrencilerimle hem de kendimle gurur
duydum.
Sınıfım 79 kişiydi. Sıralara
sığmıyorlardı. Türkçe bilmiyorlar,İstiklal
marşı,Türk bayrağı,okul andı, Atatürk
onlar için çok yabancı terimlerdi. Okuldan
korkuyor, bina arkasına, duvar diplerine
saklanıyor, ağlıyor, kaçıyorlardı. Dil
bilmediklerinden, kendilerinin dışlanıp,
azarlanıp, hırpalanacaklarını sanıp
korkuyorlardı.
Bunları dışarıda bulup, sevip okşayıp,
ellerine şeker, çikolata, gofret verip
sınıfa topluyordum. Kucağıma aldığımda
korkup üzerime çiş yapanlar olurdu. Onları
soyup masa örtüsüne sarıp oturtup,
giysilerini yıkayıp, kurutup giydirirdim.
Bazen bu durumda kucağımda uyuyup kalanlar
olurdu. Sevildiklerine inanıp güven
duyduklarında o kadar fedakar oluyorlardı
ki.
Öğrencilerim Kasım sonunda Türkçeyi
öğreniyorlar, Aralık’ta okumaya, yazmaya
başlıyorlardı. Okula gelen müfettişler
toplantı yapar, kullandığım tekniği
anlatmamı isterlerdi. Ben de; hep
müfredatı anlatıyorum diyordum. Diğer
öğretmenler bizde uyguluyoruz, ama dil
sorunu çok büyük, olmuyor diyorlardı. Daha
ileri gidip hasetlik yapanlar da oluyordu.
Ben kullandığım tekniğin sevgi ve güven
kazanmak olduğunu 28 yıl sonra daha iyi
anladım. Hani sevgi, tatlı dil yılanı
deliğinden çıkarır dedikleri çok doğru.
Sevgi ve güvenin her insanı etkilediği
kesin, hele bunlar birer yoğrulmaya hazır
hamurlardı. Bir kez daha anladım ki
öğretmenlik ruhu aşılamadan, insan sevgisi
taşımayanın öğretmenlik yapmaması lazım.
Öğretmenlik mesleği ise; işe gireyim, para
kazanmaya başlayalım düşüncesiyle
yapılacak meslek değil. Sevgi ve
fedakarlık duyguları yoğun olması
gerekiyor öğretmenlerin.
Öğrencim bana -öğretmenim yüzünü unuttum,
hatırlamıyorum ama adını, ellerini,
öğrettiklerini ve gönlümüze işlediğin
sevgi hiç unutulmadı. Evlendim çocuklarım
oldu. Sizin adınızı verdim. Siz evde hep
bizimleydiniz. Bana öğrettiğiniz
şarkılarla çocuklarımı büyüttüm, sizden
öğrendiklerimi çocuklarıma öğrettim. Onlar
sizi çok iyi tanıyorlar. Bir şey
yapmamalarını istemediğimde; Mahinur
öğretmen yapmamızı istemez miydi diyorlar.
İstemezdi diyorum yapmıyorlar.
Bu öğrencilere İstiklal Marşı öğretmek çok
zordu. İlgilenmek istemiyorlar
sıkılıyorlardı. Biraz Türkçe bilene
sordum, fingirdek değilmiş,
oynayamıyorlarmış onun için
ilgilenmiyorlarmış. O zaman ben de bir
müzik dersini marş dersi, ilgilenirlerse
başarırlarsa ikinci müzik dersi fingirdek
dersi olurdu. Çok sevdiler, çünkü 2. ders
bir ödüldü. Teybi koyup, oyun havasını
açıp oynatıyor, bir avuç bozuk para elimde
oynayana yapıştırıyordum. Oynamak, para
kazanmak için marş dersine katlanıp
ilgilenmeye başladılar.Yıl sonunda hepsi
İstiklal Marşı’nı mükemmel okuyor,
anlamını çok güzel anlatıyorlardı. Bunun
yanında her biri oryantal oluyordu.
Öğrencim o gece bana öğretmenim o
kelimeleri nasıl bulup ta yan yana getirip
içimize öyle işledin ki gönüllerimize
yerleştirdin. Burada kimi şu terör
örgütüne, kimisi de; silahı eline alıp
başka bir bölücü örgüte katıldı(1). Ama
sizin öğrencileriniz çizdiğiniz çizgiden
ayrılamadık. Ayrılacak olursak size ihanet
edecekmişiz gibi geliyordu. Bizleri de
kendi tarafına çekmek isteyenler oldu ama
her seferinde elleriniz aklıma geldi.
Sanki ellerinizle beni yakalayıp senin
çizgin bu, bu yoldan ayrılma dediniz gibi
geliyordu. Kendimizi topluyorduk.
Hocam İstiklal Marşı’na vatana laf
söylenmesine tahammül edemiyorum.
Sınıfımızdan okuyan arkadaşlarımız çok
oldu Sizin sayenizde. Siz okulu
sevdirmeseydiniz okuyamazdık. Diğerleri
gibi bizim de hayatımız kayacaktı. Bugünkü
hayatımızı size borçluyuz. Sizin
zamanınıza yetişip öğrenciniz olmak bizler
için şereftir… diyor. Böyle öğrencilerim
olduğundan bende şeref duyuyorum,
gururlanıyorum.
Bir öğretmenin hayatta duyacağı en güzel
sözlerdi benim için duyduklarım. Demek ki
ellerim bile bu vatana hizmet verebilmiş,
kendi çapında bir şeyler yapabilmişti.
Ellerimle gurur duydum. Bu eller nelere
kadirmiş meğer.
Türkçe öğrenmeye gelince onu da anlatıyor.
Bir Türkçe kelime öğrenene 1 fındık, cümle
düzgün kurabilene 5 fındık veriyormuşum.
Derste fındık kazanmak teneffüste onların
havasını atmak başka oluyordu. Hele fazla
kazananın havasından yanına varılmazdı
diye anlatıyor. Hayatında hiç öyle
lezzetle fındık yemediğini söylüyor.
Okuma-yazmaya gelince; okuma-yazmada da
derecelendirme yapmışım. Doğru okuyan ve
yazana, yanaklarına araba geldi durakta
durdu deyip, burun ucuna ‘bip, bip’ yapıp
burundan öpüyormuşum. Hızlı okuyanın
otobüs geldi durakta durdu, diye söyleyip
öpmem onlar için arabadan otobüse terfi
sayılıyormuş. Araba bip bipinden otobüs
bip bipine geçebilmek için ne mücadele
verirdik hocam diyor. Burnumuz öpülünce
dünyalar bizim olurdu. Kızdığınızda
olurdu, ama alınmazdık. Bizi sevdiğiniz
için kızdığınızı çocuk aklımızla
anlıyorduk, hissediyorduk. Sizi üzüntülü
görmemek için bütün gücümüzle çalışırdık,
diye anlatıyor.
Hocam en çok ağrıma giden ''nerelisin''
diye sorulduğunda,''Silopiliyim'' deyince
insanların yüzünde buz gibi bir esinti
oluyor ya bu benim çok zoruma gidiyor.
İnsanların ön yargılı olması, bizleri
bölücü terör örgütü(2) ile aynı kefeye
koymaları beni kahrediyor… demesine
üzüldüm, hak verdim. Vatanını sevenle
vatan haini aynı kefede tabii ki olmamalı.
Öğrencim daha çok şeyler anlattı, ağlattı,
güldürdü. Benim için 28 yıl sonra güzel
bir 29 ekim anısı oldu. Günlerce etkisinde
kaldım. El simit satarken meğer ben
açılımı yıllar önce sevgiyle, güvenle
yapmışım, çokta başarılı olmuşum.
Şimdi düşünüyorum, vatan bölünürse benim
bu öğrencilerim başka devletin çocukları
olursa, üstelik Türkiye karşıtı bir
devlete verilirlerse benim yüreğim bunu
nasıl kaldırır? Onlar Atatürk'ün
askerleri, Türkiye’nin çocukları, benim
çocuklarım.
Bu anımı sizlerle paylaşmak istedim.
teşekkür ediyorum.
Mahinur YENER
(Emekli Öğretmen)”
Evet mektubu
birlikte okuduk. Her şey gayet açık ve
seçik olarak ortada. Bunu ekleme yapacak
ve yorum ekleyecek değilim. Ama asıl
beklenen ve özlenen bu.

Hüseyin
ŞİNASİ
İletişim: huseyinsinasi@gmail.com
Tel: 0505 5967372
|
Hüseyin
ŞİNASİ'nin Yayımlanmış Yazıları |
-MHP
9. Büyük Kurultayından notlar
-Anamur
Belediyesinde bir konser akşamı
-Cumhuriyetin
100.yılında Anamur
_______________________________________________________________
Anamur'un ve Anamurluların Buluşma Adresi
ve Gerçek Sesi..."
ANAMUR'UN SESİ
|