Ahmet Refik Paşa Bursa Valisi iken
kaymakamları teftişe ve halkla
münasebetler kurarak dertlerini
dinlemeye çıkar. İnegöl´e gelir. Paşa
İnegöl´e gelirken, kaymakam ve diğer
memurlar ile halkın ileri gelenleri
karşılamaya çıkarlar. Paşayı şehrin
dışında karşılarlar. Gelip şehrin
ortasın da koyu gölgeli bir çınarın
gölgesine otururlar. Kazanın İleri
gelenlerinden çoğu paşanın etrafını
sarıp sandalyelere otururlar, halkın
ileri gelenleriyle konuşur, dertlerini
dinlerken, karşısında, sağında ve
solunda oturan ve kendisiyle
konuşanların, oturuşları, giyinişleri ve
konuşmaları dikkatini çeker, karşısında
oturanların pervasızca konuşmaları
Paşanın gözünden kaçmaz. Konuşmasını
keserek; karşısında oturan iri kıyım,
altın köstekli ve ayak ayaküstüne atıp
keyfince oturan şahsa hitaben:
-Beyefendi siz kimsiniz? Hangi
millettensiniz?
-Ben, şehir eşrafından Kiremitçiyan
Oğullarından zeytin tüccarı Bogosum,
Paşa Hazretleri.
Sağında oturan şahsa hitap ederek:
-Ya siz beyefendi?
-Ben, İnegöl eşrafından Pastırmacıyan
Oğullarından zeytinyağı tüccarı Artin'im,
Paşa Hazretleri.
Solunda oturak şahsa dönerek:
-Siz beyefendi?
-Ben Paşa Hazretleri, şehir eşrafından
Kasapyan Oğullarından koyun ve sığır
tüccarı Popopalasım... diye cevap
verirler.
Bu sırada Paşanın gözü, arkalarda kırık
bir iskemlenin üstünde oturan üstü başı
dökülen, saçı sakalı birbirine karışmış
bir ihtiyara ilişir. Parmağını uzatarak:
-Ya siz babacığım, siz hangi
millettensiniz? diye sorar.
İhtiyar bir Paşa, bir Vali tarafından
kendisine sual sorulacağını hiç ümit
etmediğinden, sualin kendisine değil
etrafında bulunanlardan birine
sorulduğunu sanarak etrafına bakınır.
-Babacığım size soruyorum? diye tekrar
eder. İhtiyar tereddütle kendi kendini
işaret eder:
-Bana mı soruyorsunuz Paşa Hazretleri?
-Evet, Babacığım sana soruyorum. Sen
hangi millettensin?
İhtiyar yavaş, yavaş ayağa kalkar. Elini
avucunu ovalar, kekeleyerek:
-Ben Paşa Hazretleri, ben Paşa
Hazretleri ben hâşâ huzurdan Türküm,
der. Paşa gürlercesine konuşur.
-Be babacığım, bu memlekette Türk olmak.
Türküm demek Suç mudur ki, böyle
konuşuyorsun. Ben de Türküm.
İhtiyar koşarak Paşanın yanma gelir,
yerden bir temenna ile eteklerine
ellerine sarılarak hem öpmek ister, hem
de:
-Sahi mi Paşa Hazretleri sen de Türk
müsün Paşa Hazretleri, Türk ten Paşa
olur mu Paşa Hazretleri? diyerek Ahmet
Vefik Paşanın elini öper,
Paşa:
-Babacığım Paşa olmak ne ki. Yedi cihana
baş eğdiren Padişahlar da Türk'tür,
anladın mı? derken gözleri yaşarır.
Rahatça ağlayabilmek için sırtını
kalabalığa dönerek yürür gider.
Evet, Osmanlının son dönemlerinde sadece
padişahlar Türk kalmıştır.
Sadrazamlar, vezirler, paşalar ve
ağaların hemen hepsi azınlıklardan
oluşmuştur. Osmanlı Devleti öz
kimliğinden uzaklaşmanın bedelini, çok
ağır ödemiş ve yıkılmıştır.
OSMANLI hayalleri kuranlara ithaf
olunur. Fermanla tabak-i sadıka (en
değerli vatandaş) unvanı verilen
Ermenilere devletin en önemli görevleri
verilir. Paşalıklar, büyük elçilikler,
vezirlikler ve hatta hazinenin
anahtarları. Osmanlının giderek
zayıfladığını hisseden Ermeniler
nankörlüğe başlamış ve yal yedikleri
çanaklara pislemeye başlamıştır.
KURANIMIZDAKİ Maide suresini, bu
günkü iktidarımızın göz ardı ettiği
gibi, Halife olan padişahlarımızda
görmezden gelmişler, dikkate almamışlar,
Osmanlının vahim sonunu
hazırlamışlardır. Yahudi ve
Hıristiyanları dost edinmenin günahını
ödemişlerdir. Darısı bizim iktidarın
başına diyemiyorum. Zira o günlerin
hesabını milletçe ödemiştik.
KİMLİĞİNE SAHİP ÇIKMAYAN MİLLETLER
BAŞLARINA GELECEK FELAKETİ
DÜŞÜNMELİDİRLER. Hepimiz birlikte
yanacağımız unutamamalıdır.
Teşkilatlanarak Osmanlıya baş kaldıran
Ermeniler, binlerce insanımıza akıl
almaz işkenceler yapmışlar,
öldürmüşlerdir. Bugün bizi soykırımla
suçlayanlar hala azgınlıklarını
dizginleyememişlerdir.0 günlerin hesabı
bu gün yaşayanlardan sorulmaktadır.
DEVLETE BAŞ KALDIRANLAR SUÇSUZMUŞTA,
İSYANI BASTIRANLAR, NEFSİ MÜDAFAA
ZORUNDA KALANLAR SUÇLUYMUŞ GİBİ.