
Can
Yoldaşları ve Hafıza Tazeleme İhtiyacı
Türkiye’de 60 yıldır karanlıkta kalan
ve kayıtlara
“faili meçhul cinayet”
olarak geçen öldürülme olaylarında
hayatlarını kaybedenlerden bazılarının
yakınları
“can
yoldaşları”
adıyla bir platform oluşturdular. Bu
olaylara ilişkin açıklamalar yapıyorlar,
görüşlerini ve kanaatlerini
belirtiyorlar. Basının hemen hemen
tamamında sözlerine geniş yer veriliyor.
Ekranlara çıkarılıyorlar, özenle
hazırlanan programlarda yer alıyorlar.
Bu arada siyasi parti merkezlerine,
TBMM’ne, üst düzey ziyaretler yaptılar.
21.02.2010 tarihinde
www.anamurunsesi.com
yazdı.
Can
Yoldaşları ve Hafıza Tazeleme İhtiyacı
Türkiye’de 60 yıldır karanlıkta kalan ve
kayıtlara “ faili
meçhul cinayet” olarak geçen
öldürülme olaylarında hayatlarını
kaybedenlerden bazılarının yakınları
“can yoldaşları”
adıyla bir platform
oluşturdular. Bu olaylara ilişkin
açıklamalar yapıyorlar, görüşlerini ve
kanaatlerini belirtiyorlar. Basının
hemen hemen tamamında sözlerine geniş
yer veriliyor. Ekranlara çıkarılıyorlar,
özenle hazırlanan programlarda yer
alıyorlar. Bu arada siyasi parti
merkezlerine, TBMM’ne, üst düzey
ziyaretler yaptılar.

Gerek “can
yoldaşları” grubu, gerekse
medyada onlara yoğun şekilde destek
veren çevreler bu cinayetlerin devletin
içinde yer alan bir merkez tarafından
organize edildiğini, tetikçilerin devlet
tarafından korunduğunu, bu nedenle
olayların şimdiye kadar aydınlanmadığını
öne sürüyorlar.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli grubun
görüşme talebini kabul etmedi.
Gerekçesinde son derece önemli iki
hususa dikkat çekti. Grup tek yanlı
oluşturulmuş, milliyetçi kesimden
katledilen aydınlar, siyasetçiler ve
gazeteciler yok sayılmış; bunun yanı
sıra cinayetlerin sorumlusu olarak
genellikle ülkücüler, milliyetçiler
işaret edilmiştir.
Sayın Bahçeli’nin belirttiği bu tablo
aslında yeni değildir. Ülkemizde terörle
birlikte belirli bir kesimde yaşanan
ideolojik bağnazlık ve düşünce
çarpıklığından kaynaklanan yanlış bir
hüküm her dönemde geçerli olmuştur.
Bunların nazarında Türk Milliyetçiliği
bütün kötülüklerin, düşmanlıkların,
kamplaşmaların kaynağıdır; çatışma
sebebidir. Dolayısıyla milliyetçiler
düşünceleri nedeniyle olayların asli
sorumlusudurlar. Bu çarpık bakışın tipik
bir örneği 1978 yılında hükümet
değişikliği sırasında yaşanmıştı. Siyasî
tarihimizde benzeri görülmeyen yüz
kızartıcı bir düzenlemeyle, Güneş
Motelde gece yarıları yapılan
pazarlıklar sonucu, on bir
milletvekiline bakanlık rüşveti
verilerek Ecevit’in başbakanlığında CHP
Hükümeti kurulmuştu. İçişleri Bakanı Em.
Hv. Org. İrfan Özaydınlı’ydı. Yeni Bakan
görevine başlarken Emniyet Genel Müdürü
Vecdi Gönül’den sağ ve sol örgütler
hakkındaki dosyaları ister. Genel
Müdürün sol örgütlere ilişkin klasörler
dolusu belge getirmesine karşılık,
milliyetçilerle ilgili olanları
sayısının az olması Özaydınlı’yı
sinirlendirir; nedenini sorar. Genel
Müdür bu durumun ellerindeki bulgulardan
kaynaklandığını, bunun objektif bir
sonuç olduğunu, solun çok daha geniş bir
faaliyet ve örgütlenme içerisinde
bulunması nedeniyle bu tablonun
oluştuğunu anlatır.
Bakan söylenenlere inanmadığını kesin
bir dille ifade ederek kanaatini
açıklar: “solcu
eylemler sağcıların, milliyetçilerin
kışkırtmalarına tepki olarak
çıkmaktadır. Milliyetçilerin eylemleri
bertaraf edilirse solunkiler
kendiliğinden ortadan kalkar; ayrı ve
özel bir girişim yapılmasına bile
ihtiyaç kalmaz”.
Sol çevrelerin Marksist diyalektiği,
sosyal olaylara uygulamaya çalışmaları
sonucunda oluşan bu tarz hükümlere dün
olduğu gibi bugün de pek sık
rastlıyoruz. Bunların nazarında
milliyetçilik karşıtı fikir ve ideoloji
sahipleri her zaman mağdur, mazlum;
milliyetçiler ise her olayın sorumlusu,
her suçun failidir.
Bu bakış tarzı nedeniyle meşru ve makbul
saymadıkları görüşün taraftarlarına
karşı adil davranmak, objektif olmaya
çalışmak gibi insani ve ahlaki
yükümlülüklerinin bulunduğunu akıllarına
getirmezler. Özellikle basın ahlakı
açısından bu ilkelere uymak zorunda
olduklarını düşünmek bile istemezler.
Ayrıca bu kesimdekilerin pek çoğunun
zihinlerinde eskiye dayalı bir öfke ve
bitmeyen bir hesaplaşma arzusu yer alır.
70'li yıllarda, gençlik dönemlerinde
çeşitli sol fraksiyonlar, illegal
örgütler, silahlı çeteler içerisinde
“devrimcilik”
adına kutsadıkları kanlı eylemlerle
ulaşamadıkları sonuca, günümüzde sahip
oldukları imkânları, ekranları ve gazete
sütunlarını kullanarak ulaşmak
istiyorlar. Başka bir ifadeyle hasım
saydıkları düşünceleri silah kullanarak
ezmeye çalışmak yerine, gazete ve
televizyonları kullanarak bastırmak,
toplum içersinde marjinalleştirip
sindirmek istiyorlar. Türkiye’de basın
hiçbir dönemde olmadığı kadar ideolojik
bir
“desenformasyon” aracı olarak
kullanılmaktadır. Tek yanlı ve taraflı
bir habercilik ve yorumculuk şeklinde
yürütülen bu psikolojik harekâtın
başlıca hedeflerinden birisi de, genç
nesillerin yakın tarihimizi ancak kendi
belirledikleri çerçevede öğrenmelerini
sağlayacak bir ortam hazırlamak, kamuoyu
oluşturmak, kitle tabanı kazanmaktır.
Bu faaliyetlerin yanı sıra başka bir
problemi daha vurgulamakta yarar var.
Milletimizin kollektif planda acı
hatıraları zihninden tasfiye ederek
rahatlamak gibi bir özelliği var. Kitle
hâlinde geçmişte yaşanan acıları
yüreğimizde barındırmak yerine olanları
unutarak huzur aramaya çalışmak işimize
daha çok geliyor. 18. yüzyılın
sonlarında Kırım’ın Ruslar tarafından
işgalinden başlayarak, 93 harbinde ve
Balkan faciasında doruğa ulaşan kitlesel
felaketler yaşadık. Çevre coğrafyalarda
beş milyona yakın soydaşımız katliamlar
sonucu hayatını kaybetti. Bunun yanı
sıra bir o kadar insan canlarını
kurtarmak için her şeylerini bırakıp
dalgalar hâlinde Anadolu’ya akıp geldi.
Bir buçuk asır süren bu travmatik
sürecin izlerinin en fazla bir iki nesil
kapsamında önemli ölçüde silinip gitmesi
psikolojik bir
“savunma mekanizması” şeklinde
değerlendirilebilir.
Milliyetçi camiada yakın geçmişe ilişkin
konularda belirgin şekilde gözlemlenen
ilgisizliğe ve tepkisizliğe bakarak
benzer psikolojinin bu muhitlerde de
egemen olduğunu söyleyebiliriz. Başka
bir ifadeyle daha sınırlı bir zamana
münhasır olmakla beraber, Türk
Milliyetçilerinin çoğunda, bilinçli
olmasa bile,
“hafıza tasfiyesi” diye
tanımlanacak bir tavır göze çarpıyor.
1970 -80 arasındaki kanlı terör
döneminde on yıl süresince
milliyetçi-ülkücü kesim çok çetin günler
yaşadı. Bu fikre mensubiyet peşinen
kurşunlara hedef olma anlamına
geliyordu. Özellikle gençler ve MHP
yöneticileri için bu yıllar bir kâbus
gibi geçti. En yakın arkadaşlarının,
dostlarının, tabutlarını omuzladılar;
elleriyle kabirlerine yerleştirdiler.
Üniversite kapılarından silah tehdidiyle
kovuldular. Çoğunun cebinde bir öğünlük
yemek parası bile yoktu; bulduklarını
paylaşarak, birbirlerine sarılarak,
yürekleri ülke ve millet adına
ıstıraplarla dopdolu yaşamaya
çalıştılar. Sayısı çok az birkaç roman
ve hikâye denemesini bir kenara
bırakırsak, bu zor yılların onurlu ve
acılı hikâyelerini günümüzde ne
ekranlarda, sinemalarda
seyredebiliyoruz, ne de kitap
sayfalarında okuyoruz.
Oysa bu on yıl sadece
milliyetçiler-ülkücüler için değil,
ülkemiz için de son derece önemlidir.
Bir gün bu konulara ideolojik gözlükle
değil, objektif bir araştırmacı ve bilim
adamı sıfatıyla eğilen tarihçiler,
sosyologlar ve siyaset bilimcileri
çıkarsa önlerinde çok zengin malzemeler
bulacaklardır.
Solcu ve liberal çevrelerin eşlerini,
babalarını, yakınlarını kaybeden bir
grup insanı “can
yoldaşları” adıyla gündeme
getirmeleri, propaganda amacıyla
yapılan, samimiyetten uzak sığ ve basit
bir manevradır. Girişimlerinde ihlâs
olmayınca toplumun tamamına hitap
edemiyorlar; inandırıcı olamıyorlar.
Milliyetçilerin acılarını görmezlikten
geldiklerinden oluşturmaya çalıştıkları
tablo eksik kalıyor.
Solcu ve liberal çevrelerde sık
rastlanan bu zaaflar bir tarafa,
“can yoldaşları”
girişimi Türk Milliyetçileri için bir
hafıza tazelemesinin ne derece zaruri
olduğunu göstermesi açısından önemlidir.
Çünkü Arif Nihat Asya’nın dediği gibi:
“Yoksa bu
sayfada Oğuz
Yoksa bu sayfada Yavuz
Biz de yokuz biz de yokuz”
1966 da Ruhi Kılıçkıran’dan başlayan,
70'li yılların ortalarından itibaren
1980’e kadar sayıları üçbini geçen
muhtelif yaşlarda bir
“şehitler kervanı”,
hayatlarının baharında toprakla
kucaklaşan “Şüheda
bir nesil” söz konusu. Onlar
ölümü derin bir tevekkülle, insanı
ürperten müthiş bir teslimiyetle
karşılamışlardı.
Mesela Şişli MHP İlçe Başkanı Yusuf
Bahri Genç… Bir kalem erbabı bu yiğit
insanın destansı hikâyesini keşke yazsa;
inançlı, ülkücü bir karakter olarak genç
nesillere sunulup tanıtılsa…
Yusuf Bahri 14 Ağustos 1978’de dükkânına
ziyaretine gelen milletvekillerine şöyle
diyordu: “Şişli’de
sokaklar solcu anarşistler tarafından
tutulmuş durumda; etrafa dehşet
saçıyorlar. Benim dükkânımı da defalarca
bombaladılar. Şimdi haber aldım ve gene
saldıracaklarmış ve beni
öldüreceklermiş”.
Milletvekilleri İstanbul valiliğine
başvururlar, tedbir alınmasını isterler.
Gerekenin yapılacağı vaadiyle
uğurlanırlar. Ancak bir önlem alınmaz.
17 Ağustos’ta teröristler aynı mıntıkada
üç-beş yeri daha bombalarlar. O sırada
Yusuf Bahri Genç dükkânında değildir.
Çırağının üzerine gaz yağı döküp ateşe
verirler ve
“ustanı da öldüreceğiz elimizden
kurtulamaz” derler.
Birkaç gün sonra gazetelerde bir isim ve
bir resim yer alır. Haberde şöyle
denilmektedir:
“Dükkânı 18 defa (on sekiz) saldırıya
uğrayan milliyetçi genç vitrinine duvar
ördürdü ve duvara utanç duvarı ismini
koydu.”
Ne var ki duvarlar bile komünistlerin
kurşunlarını önleyemez. Yusuf Bahri Genç
önüne duvar ördüğü işyerinde sekiz
yerinden kurşunlanarak 14 Mayıs 1979 da
şehit edildi.
MHP Bakırköy İlçe Başkanı Mehmet Başak
20 Kasım 1979 da vuruldu. Bu tarihten
kısa bir süre önce Genel Başkan Türkeş’e
telefonda şöyle demişti:
“ Ben bu ilçenin üç yıl içindeki altıncı
başkanıyım. Benden evvelkiler hep
vuruldular. Ben de bekleyeyim mi” ?

İstanbul İl Başkanı Recep Haşatlı
imanlı, vatansever, yüreği insan
sevgisiyle dolu herkese yardımcı olmaya
çalışan, çevresinde çok sevilen bir iş
adamıydı. Gencecik oğluyla birlikte
aracının içinde şehit edildi. Aynı
günlerde Beyoğlu İlçe Başkanı Hüsnü
Tepe’nin çalıştığı postaneyi basan kızıl
teröristler
“burada faşist var öldürmeye geldik”
diye bağırıp kurşunlarını
sıktılar.

Bu olaydan birkaç gün sonra Bingöl’ün
Milliyetçi Belediye Başkanı Hikmet
Tekin’e üst üste iki saldırı yapıldı.
Başkan ilkinden yaralı olarak kurtuldu
ancak teröristler öldürmekte
kararlıydılar. Arabasını pusu kurdular;
annesi ve kardeşiyle birlikte şehit
ettiler.
3 Aralık 1979 da kurşunların hedefinde
İzmir’de mütevazi imkânlarıyla bir dergi
çıkaran, milliyetçi camianın emektar
isimlerinden Kemal Fedai Coşkuner vardı.
Kısa bir süre önce son yazısında şöyle
diyordu: “Belki de
bu size son çağrımız olacaktır. Durumun
ne olacağı bilinmez. Yarına sağ çıksak
bile sizlere bir daha seslenme imkânı
bulacak mıyız, bulduracaklar mı?”
Aynı tarihte Ankara İl Başkanı ve Kars
senatör adayı Av. Hüseyin Cahit Aküzüm
bürosunda, ilçe başkanı mühendis Şahin
Bingöl evinin yanında, Çankaya İlçe
Başkanı Hamza Uzgören sokak ortasında
vuruldular. Oluk gibi kan akıyordu.
Gazetelerde her gün ortalama yirmi
kişinin ölüm haberi yayınlanıyordu.
27.12.1979 da çevresinde çok sevilen,
parlak bir gelecek vaat eden, genç bir
bürokrat Ercüment Yahnici pusu kurularak
çapraz ateşe tutularak hunharca
katledildi.
O günlerde milliyetçi bir yayın organı
olan Hergün gazetesinin başyazarı Taha
Akyol şunları yazmaktadır:
“Bir nizami
harp” karşısında olmadığımıza göre,
Türk Devleti’nin terör olaylarını
önleyecek hazırlığı yok mu? Yoksa terör
sıkıyönetimin bile baş edemeyeceği kadar
güçlü mü? Ey fazla konuşmayı, cübbelerle
direnmeyi sevenler! Meslektaşımız
öldürüldü, neredesiniz? Ey insanlıktan
bahsedenler, ülkemizde katliam var
neredesiniz? Ey devlet var mısın yok
musun? Nerede inandığımız gücün
hareketi? "
Terör ülkeyi kasıp kavurmakta, acılar
katlanarak artmaktadır. 4 Nisan 1980 de
gazeteci İsmail Gerçeksöz vuruldu. Sevgi
Kafalı Gerçöksöz’ü şöyle anlatmaktadır:
“O sessiz bir
kahramandı. Güçlü şairliğinin, ince bir
sanatkâr ruhunun, Türk Milliyetçiliği
ruhunun verdiği olgunlukla Türk
Milletinin içinde düştüğü bu terör
ortamından ıstırap duyuyordu”.
Şahadet Gerçeksöz’ün sanki içine
doğmuştu. Türk Edebiyatı dergisinin mart
sayısında “sona
doğru” isimli şiirinde şöyle
diyordu:
“Hani bir şarkı takılır ya insanın
dudaklarına
Eski, yarı unutulmuş kırık dökük
Birkaç mısra dil ucunda döner durur da
Nice baharlar alıp gitmiştir en güzel düşlerine”
27 Mayıs 1980 de Türk siyasetinin yüz
akı, kısa bakanlık döneminde sergilediği
icraatla ahlak, fazilet ve dürüstlük
timsali olarak anılmayı hakeden eski
Gümrük ve Tekel Bakanı Gün Sazak
aracından inerken evinin önünde
katledildi. Şehitler kervanının sessiz,
mütevekkil, imanlı ve vakur yürüyüşü
çoğalarak sürmekteydi. 25 Ağustos 1980
de evli iki çocuk babası Gaziosmanpaşa
İlçe Başkanı Ali Rıza Altınok eşi ve
kızıyla birlikte bu kervana katıldılar.
|
 |
 |
 |
|
Ali Rıza Altınok |
Fahriye Altınok |
Nilgün Altınok |
Üç binden fazla şehidin her birinin ve
onların eşlerinin çocuklarının,
ana-babalarının her birinin yürek yakan
ayrı bir hikâyesi vardır. Aradan 20–30
yıl geçtikten sonra geride
bıraktıklarının kapısını kim çalar,
mezarlarının yakınlarından başka
ziyaretçisi var mıdır? Birkaç ay önce
Necip Altınok’un kızı evlendi.
Gözlerinde bir yaşındayken evlerinin
önünde kurşunlanan ve simasını tahayyül
bile edemediği babasının otuz yıldır
yüreğindeki saklı tuttuğu özlemi vardı.
“Can yoldaşları”
jargonunun anlamlı ve inandırıcı
olabilmesi için ülkücü-milliyetçi
şehitler silsilesi içersinden en azından
bir kaçına olsun yer vermeyi düşünmeleri
gerekirdi. Bu girişimi düzenleyenler
eksikliğin ne anlama geldiğini,
samimiyetlerini kuşkulu kılan bir
ayrımcılık yaptıklarını acaba fark
edecekler mi?
Onlar her zaman yaptıkları ve alışa
geldikleri şekilde tek ayak üzerinde
yürümeye çalışadursunlar; biz kendimize
bakalım. Hafızamızı tazeleyip
canlandıralım. Genç nesilleri yakın
geçmişin hatıralarıyla bilgilendirip hem
beyinlerini hem de yüreklerini beslemeye
bakalım. Üçbinden fazla insanın uğruna
canlarını verdikleri bir fikrin, ülkünün
her dem taze kalması, yarınlara umutla,
heyecanla yelken açabilmesi için bu
damarın sağlıklı şekilde çalışması
gerekiyor. Bunu yapmak kuşkusuz
nefisleri tatmine çalışmaktan başka
manası bulunmayan kısır çekişmelerden,
hastalık halinde camiaya musallat olan
dedikodu ve tezvirattan çok daha
hayırlıdır. Galip Erdem dediği gibi
“… Türkü
sevenleri hor görenler, Türkü öğrenmek
isteyenleri suçlayanlar bile çıkıyor.
Türkü sevmek ve öğrenmeye çalışmak hele
gençler için başlı başına bir
yiğitliktir."

Nuri
GÜRGÜR
Türk Ocakları Genel Başkanı
http://www.turkocagi.org.tr/modules.php?name=BasYazi&file=article&sid=129
"Anamur'un ve
Anamurluların Buluşma Adresi ve Gerçek
Sesi..."
ANAMUR'UN SESİ