
AŞK BİR HASTALIK MI?
Bayramlar,
doğum günleri ve yıldönümlerinden sonra
modern pazarlama tekniklerinin
yaşamımıza kattığı vazgeçilmez
kutlamalardan en sevimlisi
“Aşıklar Günü”,
diğer adıyla St.Valentine Günü’dür.
Amerikan Hastanesi Uyku Bozuklukları
Kliniği Şefi Dr. Sabri Derman, romantik
aşkın bir hastalık olmadığını; yakın
çevremizle ilgili farkındalıklarımızın
keskinleşmesinde, sosyal
farkındalığımızın artmasında, varlığı ve
yokluğu ruhumuzun balansını en derinden
bozan öğe olan aşk hayatımızı yeniden
irdelememizde çok yararlı bir rol
oynadığını belirtiyor.
14.02.2010 tarihinde
www.anamurunsesi.com
yazdı.
AŞK BİR HASTALIK MI?
Bayramlar, doğum günleri ve
yıldönümlerinden sonra modern pazarlama
tekniklerinin yaşamımıza kattığı
vazgeçilmez kutlamalardan en sevimlisi
“Aşıklar Günü”, diğer adıyla
St.Valentine Günü’dür. Amerikan
Hastanesi Uyku Bozuklukları Kliniği Şefi
Dr. Sabri Derman, romantik aşkın bir
hastalık olmadığını; yakın çevremizle
ilgili farkındalıklarımızın
keskinleşmesinde, sosyal
farkındalığımızın artmasında, varlığı ve
yokluğu ruhumuzun balansını en derinden
bozan öğe olan aşk hayatımızı yeniden
irdelememizde çok yararlı bir rol
oynadığını belirtiyor.
Nasıl evlilik yıldönümleri beraber
geçmiş ve geçmemiş zamanların yeniden
değerlendirilmesine, yılbaşları daha çok
iş ve sosyal yaşamımızın gözden
geçirilmesine, doğum günleri
yaptıklarımızla yapacaklarımız
hakkındaki perspektif ayarlamalarına
vesile oluyorlarsa aşıklar günü de,
sevdiklerimizi ve sevemediklerimizi
düşünmemize yol açıyor. Psikolojik
anlamda bu özelleştirilmiş günler, bizim
kendimiz ve yakın çevremizle ilgili
farkındalıklarımızın keskinleşmesinde,
sosyal farkındalığımızın artmasında,
çiçek, çikolata, yemek, tiyatro, mum,
hafif müzik, tütsü, kırmızı iç çamaşırı
gibi rutinlere ilaveten, varlığı ve
yokluğu ruhumuzun balansını en derinden
bozan öge olan aşk hayatımızı yeniden
irdelememizde çok yararlı bir rol
oynuyor.
Son
yıllarda dinamik görüntüleme
tekniklerinin yardımıyla sadece beyin
yapılarının değil, işlevlerinin de
renkli resimler ve kliplerle
belirlenebilmesi, iki kulağımızın
arasındaki 1.350 gramlık et parçasının
fiziksel olduğu kadar duygusal alanda da
ne denli olağanüstü karmaşık bir yapıda
olduğunu bir kere daha ortaya koyuyor.
“Aşka dair”
konularda sürpriz sayılacak
gelişmelerden bazıları, kadın beyninin
gerçekten daha küçük olmakla beraber en
az erkek beyni kadar mükemmel olduğunun
bunu da gramajdan kaybettiğini
“verimli
çalışmayla” dengelediğinin
gösterilmesi, anatomik yapı olarak,
sinir hücresi yoğunlukları,
sinirlerarası kimyasal ileticilerin cins
ve miktarlarındaki dağılım farklılıkları
ve nihayet bilgiyi alma, işleme,
depolama ve geri-çağırma konularındaki
işlevsel farklılıklar gösterilebilir.
Kadınlarla erkeklerin beyni hem yapısal
hem işlevsel olarak farklılıklar
gösteriyorlar çünkü bazı farklar onların
biyolojik olarak üstlendikleri görevleri
daha iyi yerine getirmelerini sağlıyor.
İnsanların
aşık olacakları ve/veya eş seçecekleri
insan hakkında beyinlerinde taşıdıkları
şablonların 2 ile 8 yaşlar arasında
oluştuğu düşünülüyor. Bu özellikler
sadece yakınlarında olan anne, baba,
kardeş, bakıcı, akraba, öğretmen,
arkadaşlar tarafından değil, sinema, TV,
dergi vb kaynaklarda rastladıkları ve
etkilendikleri sanal kişilerle de
belirleniyor. Beynin derinliklerinde
birçok farklı alanda depolanan bu
sevgili/eş resmine uygun bir kişiye
rastlayınca, şimdi beyinde romantik aşk
dediğimiz bir
“kimyasal heyelan” ortaya
çıkıyor. Basit bir tetiklenme değil bu!
İlk etkileri saniyeler, dakikalar içinde
(yıldırım aşkı), daha karmaşık etkileri
günler, haftalar içinde beliriyor ve
beynimizde – zorlama bir ayırım yaparsak
bir çok farklı duygusal ve bedensel
olayı harekete geçiriyor. Bunların en
önemlileri, otonomik sistemimizi
canlandıran dopamin ve noradrenalin
salgılarının artması. Testosteron
hormonunun artmasıyla artan sex
dürtüsünün aksine bunlar, bedensel ve
duygusal bir ödüle ulaşma konusunda
beynin ve vücudun hedefe kilitlenmesini
ve ona ulaşmak için biyolojik anlamda
“gaza basmasını”
sağlıyor. Kalp atışları hızlanıyor, ateş
basmaları, terlemeler oluyor, iştah
azalıyor, sevgili dışında herşey ve
herkes giderek önem ve açıklık
kazanıyor. Konsantrasyon saplantıya
varacak düzeylere çıkıyor, uyku kaçıyor,
aşık olunan dünyanın en akıllı, güzel,
sevimli, iyi huylu bulunmaz hazinesi
haline getirilirken bütün olumsuz
özellikler beyin tarafından
filtreleniyor, çarpıtılıyor ve
bastırılıyor. Bu süreç içinde aşık
olunana ulaşamama, sadece ulaşma
dürtülerini daha da arttırmaya, yanmaya
tutuşmaya sebep oluyor. Tahmin edileceği
gibi, biyolojik bir sistemin yemeden
içmeden uyumadan kısıp metabolizmasını
ve beyin faaliyetlerini tek bir kişide
yoğunlaştırması uzun süreli olamaz. Bu
noktada iki olasılık var: Birincisi
sevgiliye ulaşmak, birlikte olmak,
birlikteliği sürdürmek ve bunun sonucu
“motorun turunu
düşürmek” ikincisi, ilgiyi
hastalıklı bir saplantı haline getirmek,
yıkıcı ve zarar verici fikirleri giderek
arttırmak ve sonunda sevgiliye ve kişiye
zarar verecek akıl hastalığı düzeyine
vardırmak. Cinayetler, intaharlar,
yakmalar, yıkmalar bu aşama ortaya çıkan
çaresizliklerin olumlu yoldan
çözümlenememsi halidir. Eğer sevgiliye
ulaşılırsa beyinde farklı hormonlar,
oksitosin ve vazopressin gibi
kimyasallar, çiftin
“aşkın
ateşinden” çıkıp, zamanla
“oda ısısında”
bir sevgiye, güvene ulaşmalarına ,
karşılıklı saygı ve bağlılığa ulaşmış
bir çift olarak çok uzun yıllar beraber
olmalarını sağlıyor. Bütün bu
anlattıklarım hem insanlardaki
laboratuvar testleriyle, hem de
hayvanlar aleminde yaşayan bazı tek eşli
hayvanlarda yapılan deneysel yöntemlerle
ortaya konmuş bulunuyor.
Aşk
konusundaki anlaşılmazlığın temelinde,
sanırım, kavram kargaşası yatıyor. Seks,
şehvet, arzulama, üreme dürtüsü, sosyal
statü aracı olarak seks alma ve verme,
toplumsal baskınlık için elde etme, elde
tutma ve elden çıkartma gibi çok farklı
duygusal durumlar için
“aşk”
kelimesi kullanılıyor. Cuma akşamından
Pazartesi sabahına
“aşklar” yaşanıyor, yenisi
bulunana kadar seviyeli beraberliklere
giriliyor ve bunların hiçbirisi
“romantik aşkı”
tarif etmiyor.
Aşkın biyolojik önemi ve temel işlevi,
evrim süreci içinde ortaya çıkan ve bizi
akıllı maymunların çok ötesinde
yaratıklar haline dönüştüren beyin
gelişmesi ile ilgili. Bence romantik aşk
olmasaydı insan neslinin sürmesi mümkün
olmazdı. Bizi nesli tükenmiş
maymunsu/insansı diğer primatlarda
ayıran en kritik evrimsel sıçrama, üreme
yaşına gelmiş insanlar arasında ortaya
çıkan
“mucizevi” aşk duygusu ve
bağlılığıdır. Atalarımızın dört ayaktan
vazgeçip ayağa kalkmasının bedeli olarak
doğum kanalının küçülüp uzamasına yol
açan sürecin, bir yandan beynin büyüyüp
özelleşmesine olanak sağlarken, tam
gelişmiş büyüklükte bir beyni olan
çocuğun normal yoldan doğumunun
olanaksız hale gelmesi, nesil tüketecek
bir sorun yarattı: Yüzbinlerce yıl
öncesinin mağara koşullarında aylarca
gebe, sonra aylarca-yıllarca aciz bir
bebek bakmakla yükümlü olan bir annenin,
kendisini ve yavrusunu koruyup
besleyecek bir
“partner” bulmaya ve elde
tutmaya ihtiyacı var! Bu ikilinin, bizim
şimdiki babalık kavramı ve bilgilerinin
olmadığı bir çağda, seks, şehvet, sosyal
üstünlük kanıtlama gibi katma getirileri
olmadan birbirine ve yeni doğan bebeğe
yıllarca (yaklaşık 3 yıl kadar)
“karşılıksız”
bakmaları ancak son derece
güçlü ve özverili bir duygusal ilişkiyle
olur. Bu ilişkiyi yönlendiren
duygular
ve bunları yöneten fizyolojik sistemler,
tıpkı gebelik, doğum, ergenlik, menapoz
gibi doğal yaşamın doğal süreçlerinden
biri olan AŞK’tır.
Ne hastalıktır, ne anormallik. Her
insanda biraz farklı ortaya çıkan ve
gelişen bir insanlık halidir. Son 8-10
senede evrimsel gerekliliğinden
uzaklaşıp daha çok duygu
zenginlikleriyle bezenmiş olsa da, aşk
yaşanabilecek en karmaşık ve iz bırakan
duygu durumlarından birisidir. Üstelik
bu haliyle aşk, üreme fizyolojisinin ve
neslin sürdürülme dürtülerinin çok
üstünde farklı bir düzeye çıkmıştır
önbeynimizin gelişmesi sayesinde.
Üstelik duygu ağırlığı üstün bu
tutkular, sevenler arasındaki cinsiyet,
yaş, sosyal statü, ırk, din gibi
farklılıkların da üstesinden gelebilecek
bir güce ulaşmıştır. Montaigne’nin
dediği gibi
“Her insanda insanlığın her hali vardır”,
bu nedenle de insan sayısı kadar çeşitli
aşk vardır, her aşk eşsizdir, kendi
içinde herbirisi güzel ve saygıdeğerdir.
Marifet yargıcı olmadan bu duyguyu
dürüstce ve alabildiğine yaşamak,
değerini bilmek ve anısına saygı
gösterebilmektir.

Dr. Sabri Derman
Amerikan
Hastanesi
Uyku Bozuklukları Kliniği Şefi
http://www.saglikplatformu.com/haberler/Ayrinti.asp?HaberNo=5324
"Anamur'un ve
Anamurluların Buluşma Adresi ve Gerçek
Sesi..."
ANAMUR'UN SESİ